Nisan ayı izleme listemde olan Battleship’i ne yazık ki izledim. Bitmek bilmeyen klişelerle bezdiren, haddinden fazla uzun ve sıkıcı olan film sürprizlerle dolu.

Bir dönemin favori savaş oyunu olan Amiral Battı’nın hikayesinden uyarlanan filmin konusuna gelince; Doğum gününü bir barda ağabeyi ile birlikte kutlayan Alex Hopper burada gördüğü kıza vurulur ve onu etkilemenin yollarını arar. İzlemesi kadar yazması da tatsız olan bu bölümü atlıyorum. Sonuç olarak kız etkilenir ancak USS Sampson üssünün komutanı ağabeyi, işsiz – güçsüz ve sorumsuz kardeşini donanmaya katılması konusunda yönlendirir. Alex artık Amerikan ordusuna bağlı John Paul Jones savaş üssünde görevli bir teğmendir…

Salondan çıksam nasıl olur diye düşünürken, bilim insanlarının uzaya gönderdiği sinyaller cevap bulur ve uzaylı işgali başlar. Tam o sırada uluslar arası tatbikatta görevli askerler uzaylı işgali karşısında savaş moduna geçer. Ve bilin bakalım ite kaka donanmaya katıldıktan sonra, savaş gemisine kim komuta eder? Üstüne üstlük sağdan soldan duyduklarıyla uzaylılarla başa çıkarken kim kahraman oluverir? Tabii ki köfte dudaklı, balık bakışlı, hepimizden güzel burna sahip haşarı çocuk Alex Hopper… Uzaylıların ise o çirkin suratlarıyla Amerikan ordusuna direnecek halleri yok ya!

Konu genel hatlarıyla böyle ama filmden arta kalan ve düşündüren çok şey var.
- Bir bilet satın alıyorsunuz ve hem romantizm, hem komedi, hem bilim kurgu, hem dram, hem savaş, hem 5 dakikalık Amiral Battı görüntüsü ve hem de filmin sonunda dev bir Liam Neeson poposu görüyorsunuz.
- Uzun zamandır kullanılmamış o klişe ve bayat diyalogların hepsi bir filmde başarıyla toplanmış.
- Açmayın dedeler filmin bir kısmına damga vuruyor. Müze olarak kullanılan gemide cephane ve 600 ton yakıtın ne işi olduğu muamma, buharlı motor araba kontağı çevirir gibi nasıl çalıştırıldı akıllara zarar. O kadar dede savaş alarmı verilirken nasıl o gemiye girdi – gururlu endamlarıyla nasıl öyle salındı inanılır gibi değil.
- Uzaylı dediğin ya kertenkele olur ya eğri büğrü bir yaratık ama sen sen ol, öldüğüne emin olmadan bunları dürtmeye kalkma. Hem ne bilsin uzaylı senin gönderdiğin mesajın ne anlama geldiğini, elbette sen rahatsız edersen saldıracak. Üstelik bu defa uzaylıları anlamak mümkün değil. Hem kim oluyorlar da dünyaya saldırıyorlar, başlarına geleceği bilmiyor mu bu mahluklar. Pehhhh evrenimin plastik sakallıları, iki tekerlek döndürmekle dünya biter mi! Hepiniz mantık dışısınız.
- Her bilim insanı korkak olmak zorunda, tehdit karşısında ise kuyruğunu sıkıştırıp faydalı olmaya çalışmak zorundadır. Nasa, donanma, ordu, siyasiler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar böyle bilim adamlarına muhtaç kalmalıdır.
- Üst rütbeli askerlerin kızları hem güzel hem de hayatta başarılı olur, ancak mutlaka filmin kahramanına yamanırlar.

- Amerikan ordusuna ite kaka girersen hem üst rütbeli asker hem de kahraman olursun.
- Tavuk dürüm bir saplantıymış ve çok önemliymiş. Bunu akıldan çıkarmamak lazım. Nerede isteneceğini ve bulabileceğiniz yerleri şimdiden araştırın.
- Amerikalı film yapımcıları; milliyetçi tavırlar tavan yapsın istiyorsanız bayat bir yöntem olarak Japon’ları kullanmaya devam edebilirsiniz. Futbol yoluyla irdelemeye çalışırsanız daha bir etkili olur.
- Amerikan ordusu teknolojide devrim yapmış, bacakları kopmuş askerler için geliştirdikleri metal aparatlar uzaylıları bile şaşırtıyor. Bir nevi yarı uzaylı gibi… Üstelik kahraman olduklarını, asker olduklarını, savaşmak için doğduklarını asla unutmuyorlar.

Sonuç olarak film insanı ciddi şekilde afallatıyor. Taylor Kitsch’i daha önce John Carter’da izlemiş ve o rol için uygun olmadığını düşünmüştüm ancak adamın oyuncu olamadığını anlamış bulunuyorum. Liam Neeson ise artık hak ettiği değeri seçtiği berbat filmlerle bulmaya başladı. Filmde oyunculuk yapmaya çalışan tek kişi ise Rihanna. Bu öyle bir film ki şarkı söylese de ortam şenlense diyorsunuz… Gerisini siz düşünün.
Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı (Battle: Los Angeles) filminden daha kötüsü olamaz diyenlere inat her zaman daha kötüsünü yapabilen yapımcılar, hepimizi sinemadan soğutuyorsunuz. Bu kadar oyuncuyu bir araya getirip böyle bir çorba yapabildikleri için cast ajansını yuhalamak, filmin yönetmeni Peter Berg’i taşa tutmak lazım. Paranıza, kotanıza en kötüsü vaktinize yazık aman uzak durun. En çok üzüldüğüm ise 14-18 yaş grubuyla izlediğim filmin gençler arasında “vaaaay süperdi di mi kanka” coşkusu yaratması. Başta dediğim gibi bu film düşündürüyor ama fena halde kötü şekilde :/




