Mimlendim Kendim

Garip alışkanlıklar ve prensipler konusunda mimlendiğimden beri düşünüp duruyorum. Bu öyle bir durum ki bana sıradan gelen bir tutumum karşımdakine garip, prensip olarak belirlediğim maddeler okuyana abartılı gelebilir.

Listemi yaptıktan sonra, kardeşlerime garip alışkanlıklarım var mı benim diye sordum. Basit bir cümle aslında ama çeneleri bir dakika durmadı… Konu o kadar uzadı ki, ben burnumdan solumaya, onlar garip alışkanlıklarımı ballandırmaya devam etti. E kızdım tabi, ben o alışkanlıkları zamanla kazandım, hem üstelik bağlı olduğum prensiplerim olmadan nasıl rahat ederdim falandı filandı ama bariz kızdım kardeşlerime.

En kötü taraflarımdan biridir zaten eleştirildiğimde tırnak çıkartmak, öylede oldu. Sonuç olarak takıntılı, planlı ve çalışırken sıkıcı olabilen biriyim ben. Belli ki uzun bir yazı olacak bu, öyleyse çooook çooook uzun zaman öncesinden başlasın ki neden takıntılı ve prensipli olduğumu açıklayabileyim sizlere. Toparlamaya çalışarak elbette 🙂

1-3. sınıf ilkokul öğretmenime aşıktım, Ali İhsan Bey bize iyi bir eğitim verdikten tayin sebebiyle okulumuzdan ayrıldı. Çalışkan öğrencilik hayatım yeni öğretmenimiz Nadide Hanım ile birlikte sekteye uğradı. Tahtada bayılana kadar konu anlattıran, 40 soruluk testte yaptığımız tek bir yanlışı bile uzun sopası ile avuç içlerimize ödeten bu kadın tüm sınıfımızın korkulu rüyası oldu. Ben çalışkandım en fazla 2 yanlış yapıyordum, 14-15 yanlış yapan arkadaşlarımın durumunu görünce onlardan çok ağlıyordum. Zavallı arkadaşlarımla birlikte zor iki yıl geçirip bu baş belası kadından kurtulduk. Ders anlatmadığı gibi, haftada en az bir gün okula gelmeyen öğretmenimiz yüzünden balık gibiydik. 6. sınıfta tökezledik, 4 ve 5. sınıfta öğrenmemiz gereken konularla ilgili en ufak bir bilgimiz yoktu, sınıfın çalışkanı olan ben bile diğer çocukların yanında eriyip gittim, kendime güvenim de kuş olup uçtu.

İlk yazı yazabildiğimi keşfetmem 7. sınıfta Türkçe öğretmenim Cihat İnan’ın sayesinde oldu. Onun dersinde yazdığım kompozisyonu bütün sınıf arkadaşlarımın önünde okudu ve herkes gülmeye başladı, öğretmenim bile. Çok utandım. Öğretmenim, bunun uzun zamandan beri okuduğu en iyi kompozisyon olduğunu – tasvirlerimi yaşımdan beklenmeyecek kadar iyi bulduğunu söyleyip beni alkışlattı. Sadece Matematik dersi başarılı olan biri için büyük gelişme, sonrasında kim tutar beni.

Her şeyi yazmaya, her yarışmaya katılmaya başladım. Ödüller, kupalar, madalyalar geldikçe coştum. Ajandalara tuttuğum günlükler, rüyalarımı yazdığım defterler, çevremdekilerin karakter tahlillerini yaptığım satırlar, başıma gelen kötü şeyleri yazdığım şikayet defteri, hayallerimi yazdığım pembe sayfalar… Her şeyi yazmaya başladım, üstelik ayrı ayrı defterlere. Bazıları annem tarafından atıldı, bazıları hala kardeşlerim tarafından yüksek sesle okunup gülünen defterler oldular. Okuduğumda kim yazmış ve yaşamış bunları diyorum ki, bu çok garip…

Yazmaya doyamıyorum, okumaya da. Hep bir iştah hep bir açlık.

Yazma prensiplerim basit aslında, öncelikle defter kalem seven biriyim ben. Kalemimi yazmaya başladığında durdurmam zor, klavye başında ise öyle değilim. Bilgisayar başına geçmeden önce ne yazacağımı – nasıl yazacağımı hesaplarım. Word sayfasını açınca önce boş boş bakar, kaşlarımı çatarım. Çalışma masam mutlaka kaotik bir karmaşıklıkta olmalıdır, yazmaya çok daldığımda beni o dünyadan çıkarıp odaklanabilmemi sağlayacak objelerin olması gereklidir. Ses ve müzik sevmem, sadece parmaklarımın tıkırtısını duymak isterim. Yazarken-okurken kapımın açılıp soru sorulmasından (örneğin; kahve içer misin?) hoşlanmam. O an önceliğim odur, kalabalık bir yerde olsam bile yazarken dış dünya ile bağım kopar. En çok eleştirildiğim konulardan biri bu, yazarken iç dünyama yönelmem ve çevreyi umursamamam.

Uzun bir yazı olacaksa parça parça cümleler kurar daha sonra bunları bir düzen içerisinde sıralamayı severim. Sinemada kurgu dediklerini, yazıma montelerim.

Yazdıklarımın tümünü herkesle paylaşmam, özel bulduklarım defterlerimde kalır, paylaşmak istediklerimi blogumdan özetlerim.

Bir akademik bir de kişisel blogum var. Akademik blogumda görselleri ön plana çıkarır, meslektaşlarımın sorunsuzca uygulayabilecekleri hale getiririm. Paylaşımın ve bilgi aktarımının sonsuzluğuna inanırım. Öğrendiğimi, deneyimlediğimi aktarabilmenin hayata geliş amacım olduğunu bilirim.

Defterlerimin ise bazıları okumaya açık, bazıları da özenle sakladığım kuytu köşelerdedir. Aşk hayatım, iş hayatım, özel hayatım, duygusal hayatım, kurgusal hayatım, log hayatım… hepsi yazınsal kayıt halindedir. Tatillerimi bile günü gününe yazarım ben. Beş sene önce x yerde gittiğim tatilin tüm ayrıntılarını günlüğümü okuyarak yaşayabilirsiniz. 12 yaşında aşık olup, intihar mektubu yazarken uyuyakaldığımı, yazdıklarımı okuyup tokadı yapıştıran anneme hislerimi… hepsini günlüklerimden takip edebilirsiniz. Ama buna izin vermem ^^ Hani yazsam roman olur derler ya, defterlerimi bastırsam ansiklopedi olur demem abartı sayılmaz herhalde.

 

Toparlıyorum…

Kişisel blogumdaki yazıları video ve görsellerle süslemeyi severim. Yazılarımı uzun tutmam, genelde giriş – gelişme ve sonuç şeklindedir. Örneğin bir film yorumu yapacaksam araştırma yapmam, ekrana bakarken izlediğim sahneler gözümün önüne gelir ve başlarım yazmaya.

Kafamda belirli kategoriler bulunur. O bölümlere göre haftayı böler ve elimden geldiğince ihmal etmeden belli bir düzende yazılarımı oluştururum.

En az okunan yazılarım ne yazık ki kitaplarla ilgili olanlardır. Bazen kısıtlı zamanımda 2 hafta okuyup, 5 gün özümseyip, 3 saatte yazdığım metne neredeyse hiç ilgi olmaz. Bu zaman zaman benim motivasyonumu düşürmesine rağmen, her okuduğum kitabı olmasa bile bazılarını yazmaktan kendimi alıkoyamam.

Yazacak demeyeyim de yayınlayacak konu sıkıntısı çektiğimde, eş yardımı alırım. Bazen çok orijinal fikirler verir 🙂

Takıntılarım yazmakla bitmez :/ bazıları (yazılabilir bulduklarım) şöyle;

Kendi alanım olmasını, yalnız kalmayı severim. Bu durum beni bazen karanlık bir dolaba girip – dünyamdan uzaklaşmaya bile sürükler.

Her gittiğim ülkeden yaka rozeti ve gümüş kaşık alırım. Reminder adını verdiğim peçete, bardak altlığı, fatura… kutularda saklı durur.

Alışveriş merkezlerinde, kapalı alanlarda uzun süre kalamam.

Çok sevdiğim bir tablonun önünde saatlerce oturup, hüzünlenebilirim. Kitaplarda görmeye alışık olduğum tabloların gerçeğini gördüğümde ağladığım bile olmuştur.

Dergilerimi iPadimle okur, müzik ve radyoyu fundroidimle dinler, diğer tüm çalışmalarımı masaüstü/dizüstü bilgisayarım ile hallederim.

İçeceklerimi sıcaksa çok sıcak, soğuksa çok soğuk tüketirim, hızlıyımdır – ılık olmalarını sevmem.

Hayatım analiz etmek ve gözlemlemek ile geçer. Mesleğimden mütevellit, pratik, analitik ve çözümsel bir yapım vardır. Kafamda sürekli matematik işlemleri ve sayılar döner durur.

Metrobüse bineceksem, bulunduğum durakta aracın hangi kapısından bineceğimi hesaplar – kapılar için koyduğum işaret noktalarında beklerim. Oturacağım koltuğu zaten önceden hesapladığım için telaşe yaşamam. İstediğim koltuğa oturamayacaksam bir sonraki aracı beklerim.

Halk otobüslerini sevmem, elzem olmadığı takdirde kullanmam. Vapurda ve dolmuşlarda çıkış kapısına yakın koltuğa geçerim.

Toplu taşıma araçlarında hem radyo dinleyip, kitap okur hem de arka koltuğumda dönen sohbete kulak misafiri olabilirim. En kötüsü tüm bunları yapıyorken; trafiğin durumu, kalan durak sayısı ve tahmini eve varış saatimi sürekli hesaplarım.

Kalabalık bir ortama girdiğimde insanları cinsiyetlerine, gruplarına, giydikleri renge göre sort ederim. Bir restoransa bu, içeri girer girmez masa sayısını kabataslak hesaplar, tuvalet, dergilik, masa siparişlerini gözden geçiririm.

Akşam eve gelince ilk yaptığım şey daima ertesi gün giyeceklerimi en ince detayına kadar hazırlamaktır. Bu konuda daima bir B planım bulunur.

Uyuma konusunda konsantrasyon sorunu yaşarım. Kafamda hep sayılar ve ertesi gün planları olduğu için mümkünse televizyon sesine ihtiyaç duyarım. Uyumadan önce yemek yaptığımı hayal eder, önce sebzeleri soyar ardından sırayla tencereye / tavaya yerleştiririm, piştiklerini göremeden de uyurum. Beynimin uyuyabilmek için ne yazık ki meşgul edilmeye ihtiyacı olur.

Yolda yürürken önümün açık olmasını tercih ederim. Fazla kalabalık beni boğar ve tedirgin eder.

Kavga etmekten çekinmem, bu bazen dolaştıran taksi şoförü olabilir, sinemada telefonunu açmayı sürdüren biri de. İttiren, laf atan, haksızlık yapan, acımasız davranan kimseye anlayışlı davranmam.

Karmaşık bir iş yapacaksam, işleri listeler ve döngü şablonu oluştururum. Yıkanırken, ütü yaparken, yemek yaparken, saçımı – dişimi fırçalarken hep bir sıralamam ve tahmini sürem bulunur.

Öfff kendimden çok sıkıldım ki aslında bu kadar sıkıcı bir insan değilim. Mimlenmek biraz gerdi aslında, benim için üstünde çok kafa yorduğum bir çalışma oldu. Başkalarını mimlerken kötülük mü yapıyorum acaba diye düşünmedim değil. Kusura bakmayın artık Erkin, Ahmet, Simto, Hasan, Bilge, Gamze, BerrinTaha ve Kozan.

Buradan kaçıyorum, kaç, kaç, kaç…

 

Diğer mimlenen bloggerlar 🙂

Safa Paksu 

Fatih Özdemir

Harun Güven

Sezer İltekin

Berna Mutlu Aytekin

Kozan Demircan

Simto Alev

  3Yorum

  1. Pingback: Prensip meselesi | benim günlerim

  2. Pingback: Hakkımda -3- Alışkanlıklarım ve prensiplerim

  3. gift ideas   •  

    Good blog! I truly love how it is easy on my eyes and the data are well written.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir