Orhan Pamuk, “Saf ve Düşünceli Romancı” kitabında Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinin içeriğini bir araya getirmiş. Yazı yazmanın ve romancılığa geçiş aşamalarını detaylandırdığı eserinde otuz beş yıllık meslek sırlarını anlatmış. Daha önce T.S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco’nun da verdiği bu derslerde edebiyat ve sanat anlayışının süreçleri bir bütün olarak sunuluyor.

Pamuk , “Roman okurken aklımızda neler olur biter?” sorusuyla başladığı kitabında kitaplar ikinci hayatlardır diyor. Okuru saf ve düşünceli olarak ikiye ayırıyor. Kitabı okuduğunuz süre boyunca hem kitaplarını yazarken büründüğü ruh dünyasını hem de etkilendiği romancıları tanıyoruz. Henüz yirmi üç yaşındayken yazar olmaya karar verişinin çevresi tarafından bir heves olarak görülmesini, aslında her zaman resim konusunda daha yetenekli olduğunu düşündüğünü itiraf edercesine anlatıyor.

“Resim yaparken daha çocuksu ve saf, roman yazarken daha yetişkin ve düşünceli hissettim kendimi. Romanları sanki yalnızca aklımla yazıyor, resimleri de sanki yanlıca yeteneğimle yapıyordum” diyor. Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Balzac’ı ve okuduğu tüm yazarları onda bıraktığı etkiyi o kadar güzel anlatıyor ki; bu eserleri tekrar okuma isteği duyuyorsunuz. Okuduğu yazarları görsel ve kelimesel olarak ayıran yazar, kendi eserlerinde kullandığı teknikleri de örnekler vererek aktarıyor.

Orhan Pamuk çok büyük bir yazar. Ders notlarını kitap olarak sunması bizler için büyük şans, canlı dinleme şansım olmasa bile – her satırı sanki o kulağıma fısıldıyormuş gibi keyifle okudum. Yazarı sevmeyenler için bile romancıların eserlerini ortaya koyarken yaşadıkları sancılı süreçleri, yazmak istiyorsak neler yapabileceğimizi anlatan bir başucu kitabı bu.
Dili o kadar akıcı ve etkili ki, yazarın kendi dilinden eserlerini özetlediği bir bölümü aktarmadan geçemeyeceğim.

…
1974’de yazmaya başladığım ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları, oldukça muhafazakar bir şekilde, 19. Yüzyıl romanı, Buddenbrooklar’ı ya da Anna Karenina’yı örnek almıştı kendine. Daha sonra heyecanla, modernist ve deneysel olmaya zorladım kendimi. İkinci romanım Sessiz Ev’de, Faulkner’dan Virginia Wolf’a, Fransızların yeni romanlarından yeni Latin Amerikan yeni Latin Amerikan romanlarının etkileri vardır. ( Herhangi bir yazardan etkilendiğini reddeden Nabokov’un aksine, bu etkileri abartarak konuşmanın özgürleştirici ve burada yapmak istediğim gibi öğretici olduğuna inanırım. ) Eski deyişle “kendi sesimi”, Borges ve Calvino gibi yazarlara kendimi iyice açarak buldum. İlk örnek, tarihi romanım Beyaz Kale’dir.

Elinizdeki kitapta, bütün bu yazarlardan, deneyimlerimin ışığında söz ettim. İlk romanım gibi bir hayli otobiyografik olan, ama asıl kendi sesimi bulduğum roman Kara Kitap’tır. O romanı yazarken bu kitaptaki “ olay örgüsü” kuramını sezmiş olmalıyım. Aynı şekilde, bu kitaptaki “gördüğünü kelimelere geçirmek ve kelimelerin anlattığını aklımızda resimleme” konusundaki dikkatlerimi Benim Adım Kırmızı’ya borçluyum. Ama ben hep okurun görsel hayal gücüne seslenen bir yazar oldum ve roman sanatının – Dostoyevski’nin sarsıcı karşı örneğine rağmen – görsellikle çalıştığına inandım. Kar roman ve siyaset, Masumiyet Müzesi de roman ve teslimiyet konularında düşünmeme yol açtı. Bu son romanımı yazarken, bütün bu tecrübelerimin iç içe geçtiğini de hissettim. Yeni bir roman yazarken, bütün eski romanlarımızın deneyimi, o ciltlerin kalabalığı yardım eder bize, hatta destek olur. Ama ilk romanımızın ilk cümlesini yazarken hissettiğimiz gibi, roman yazarken hep yapayalnızızdır da.
…
Bu kitabı mutlaka okuyun ve okutun 🙂



