Filmin yapımcı koltuğunda oturan Luc Besson, son ticari filmi Taken 2 Takip : İstanbul ile sinemalarda.
İlk Taken’da kaçırılan kızını (Maggie Grace) kadın taciri çetenin elinden kurtarmak için kötü adamları teker teker avlayan emekli CIA ajanı Bryan Mills (Liam Neeson) bize heyecanlı bir 93 dakika yaşatmıştı. Bu defa Taken 2 ile kaçırılan karısını (Famke Janssen) kurtarmak için İstanbul yollarına düşüyor.
Filmin yapımcılığını senaryoda da imzası olan Fransız sinemacı Luc Besson üstlenirken, yönetmen koltuğunda ise Kolombiyalı İntikam Meleği filimden hatırlayacağınız Olivier Megaton bulunuyor.

Aksiyon klişeleri ve zorlama hikayesi ile kolay izlenen ancak çabuk unutmayı umduğum bir 90 dakika sunan filmin konusuna gelince.

Film Arnavutluk’ta İslami cenaze töreni ile başlıyor. Bryan Mills’ın kızını kaçıran ve yine Mills tarafından öldürülen çetenin baş elemanının babası (Arnavut yeraltı örgütü lideri) Murad Krasniqi (Rade Serbedzija) intikam yemini eder. Tam bu sırada takıntılı eski ajan Bryan Mills, ehliyet sınavına giren ancak başarısız olan kızı Kim’e direksiyon dersi vermek için eski eşinin evine gider. Karısı Lenore’dan kızının bir sevgilisi olduğunu öğrenir ve erkek arkadaşı ile sıcak bir yakınlaşma içerisinde olan Kim’i GPS yardımıyla bulur. İstanbul’a bir petrol şeyhini koruma amacıyla gelen Mills, Lenore’un kocası ile yaşadığı mutsuzluğunu da fırsat bilip, kızı ve eski karısını küçük bir tatil için bu şehre davet eder. Murad Krasniqi ise Mills’in İstanbul’a ailesiyle geleceğinden haberdar olmuş ve tekrar bir araya gelen bu aileyi yok etme planlarını harekete geçirmiştir.

Tatilin ilk gününde, hala aşık olduğu eski karısını alıp Eminönü’ne doğru yola çıkar. (Neden boğaza, Taksim’e, adalara gitmiyorlar diye sorgulamayın 🙂 ) Kısa süre sonra peşlerine düşen çeteyi fark eden Mills ve Lenore kaçırılmaktan kurtulamaz. Kafalarına çuval geçirilen çift, bir minibüse alınarak, bilinmeyene doğru yolculuğa çıkar. Yolda her sesi ve aracın dönüşlerini hesaplayarak nereye götürüldüklerini zihnine yerleştiren yaşlı ve yorgun kahramanımız, ümitsiz bir şekilde çorabından çıkardığı usb bellek gibi bir aygıtla kızına ulaşır ve yardım ister.

Krasniqi ise “sen oğlumu öldürdün ben de karını ve seni öldürüp, kızını geneleve satacağım” diyerek Mills’in başından aşağı kaynar suların dökülmesine sebep olur. Çete kızın peşine düşmüştür ama Kim’in babasının kızı olduğunu unutmuştur. Çetenin elinden kaçan Kim, tutsak ailesine el bombalarını patlata patlata ulaşır. Karısını yaralı bir şekilde çete üyelerinin elinde bırakan Mills, tekrar dönmek üzere kızıyla birlikte buradan kaçar. İstanbul trafiğinin eşsizliğini bildiği için “kızım burada araba kullanmayı öğrenemezse hiç öğrenemez” deyip direksiyona kızını oturtur. Sonrasında olaylar olaylar…

Taken 2 tüm ucuz numaralarına, zorlama oyunculuklarına, kötü senaryo ve klişelerine rağmen bir şekilde izleniyor. İlki de kolay izlenen bir filmdi ama heyecanlandırıp – merak uyandırmıştı. Gişe olarak ise büyük bir başarı kazanmıştı. İç-dış mekan olarak filme mekan olan Eminönü ise gerçekten berbat kullanılmış. Bu bölgenin kaosu, dar yolları, sokakların kesiştiği hanlar, yokuşlar, bir binadan diğerine uzatılan çamaşır ipleri, yıkık dökük Fener-Balat evleri filme malzeme olmuş. Araçla koşturma Eminönü’nden başlayıp Balat’a oradan Fener’e dönüp Fatih’e doğru yol alıyor sonrasında birden Amerikan Konsolosluğundan başka her yere benzeyen bir yapıda son buluyor. Araya 10 tane çarşaflı kadın sıkıştırdın mı hoş geldin Ortadoğu’nun kaotik kenti İstanbul. Finalde kullanılan Üsküdar Çinili Hamamı ise klişeler üstü. Tüm günahlar burada yıkanıyor.

Bir rahatlama bölgesi olarak ise medeni, güneşli, modern dev binaları ile Los Angeles sunuluyor. Yani Amerika dışına çıkma, her yer belalı ve berbat. Kızına vapur yolculuğu sırasında İstanbul’un tarihi geçmişi ve önemini anlattığı bölüm ise son derece gereksiz. Sen böylesi eşsiz bir şehri bu şekilde gösterdikten sonra koca bir metin okusan ne olur.

Son zamanlarda izlediğimiz İstanbul’da geçen filmlere ait klişeler;
- Sultanahmet damlarında koşturma sahneleri
- Kapalıçarşı kaosu. Dar sokakların açıldığı hanlar.
- Lüks otelde camdan görünen Sultanahmet Camii, boğaz ve Türk bayrakları
- Otel dışına çıkınca eski tip otomobiller, binadan binaya asılan çamaşır ipleri
- Çarşaflı kadınlar, sakallı adamlar
- Sokak satıcıları,
- Yıkık dökük binalara eşlik – düşmanca bakan mahalle sakinleri
- Çeteye yataklık eden Türk polisi
- Kahramanları koruyup kollayan konsolosluklar
- Araba kovalama sahneleri için Haliç köprüsü…

Bu filmlerin çekilmesine izin verenler, sonucun turizm gelirlerine nasıl bir katkı yapacağını – bu değerlerin ülke dışına nasıl tanıtıldığının hesabını yapıyor mu acaba merak ediyorum. Kim bu filmleri izleyip bu ülkeye gelir? Yakında dayatılan şu Ortadoğu kentlerine döneceğimiz aşikar. Woody Allen’ın, Paris – Barcelona – Roma ve Londra’da çektiği filmleri izleyip o kentleri görmek için yanıp tutuşuyoruz. Bizim için ise durum tam tersi.

Özellikle yapımcılığını üstlendiği filmlerde ticari kaygısı zirve yapan Luc Besson’u ve vasat son dönem filmlerine zaten alışığız. Keşke bu kentten uzak dursaydı, öykünün başladığı Arnavutluk’ta filmini tamamlasaydı.
Sonuç olarak bu filmi önemsemeyin, hatta paranızı boşa harcayıp izlemeyin ama bu tür filmlerin çevrilmesine izin verenleri ciddiye alın.



