Yapı Kredi FRWRD Global’25 Demo Day etkinliği için birlikteydik. Etkinlikte aldığım notları sizin için derledim.
Yapı Kredi’nin inovasyon kültürünü ve girişimcilik ekosistemini desteklemek vizyonuyla hayata geçirdiği Yapı Kredi FRWRD, Global’25 Programı’nın Demo Day etkinliğini gerçekleştirdi. JUSTWork’te düzenlenen kapanış etkinliğinde, uluslararası girişimcilik programı FRWRD Global’25 katılımcısı olan toplam 9 girişim, yatırımcılar, kurumsal paydaşlar ve ekosistem temsilcileriyle bir araya gelerek çözümlerini sunma fırsatı buldu.
Ekosistemin Öncü İsimleri Bir Aradaydı
Etkinlik kapsamında düzenlenen panelde, Yapı Kredi Genel Müdür Yardımcısı Yakup Doğan ve girişimcilik ekosisteminin deneyimli ismi İhsan Elgin yer aldı. Serkan Ünsal’ın moderatörlüğünü üstlendiği oturumda, Yapı Kredi’nin girişim sermayesi ve iş birliği vizyonu aktarılırken, bankanın girişimlerle kurduğu ilişkinin yatırım, iş ortaklığı ve ürün geliştirme ekseninde nasıl konumlandırıldığı detaylandırıldı. Ayrıca panelde, Yapı Kredi Benim Dünyam platformu kapsamında hayata geçirilen “Kiralarsın” ve “Egaranti” girişimlerinin entegrasyon yolculukları başarı örnekleri olarak ele alındı.
FRWRD Global’25 programını tamamlayan girişimler
FRWRD Global’25 programını tamamlayan ve sahnede yer alan girişimler arasında; Cool ID, Excury, MonoPayments, Prometa.ai, SatoLOC Insight, Workybe, Binclusive, Leagle, Rudiq, Enlighty.ai ve T4 People Analytics dikkat çekti. Söz konusu girişimler, program boyunca elde ettikleri kazanımları ve geliştirdikleri iş modellerini katılımcıların beğenisine sundu.
Panelde aldığım notları aşağıda bulabilirsiniz:
Sınırların Ötesinde İnovasyon ve Yatırım Ekosistemi
Serkan Ünsal: 2025’ten başlayalım. Bir bankacısınız, bir melek yatırımcısınız. 2025 enflasyonunu da düşünürsek nasıl geçti? Hem bankacı olarak nasıl geçti, hem bir yatırımcı ya da girişim ekosistemine bakan bir gözle nasıl değerlendirirsiniz?
Yakup Doğan: “Bankacı şapkamla ya da bizim bankanın yatırımcı kimliğiyle baktığımızda, çarpanların düştüğü, çok da heyecan verici görünmeyen bir dönemle karşılaştık. 2025’in özellikle ilk çeyreğinde bunu net şekilde yaşadık. Ancak sonraki dönemde daha heyecan verici gelişmelerin ortaya çıktığını gördük.
Globale biraz yakından bakıyoruz. Dünyadaki gelişmeler bizi gerçekten heyecanlandırıyor. Bankacılığın geleceğini radikal biçimde sorguladığımız bir döneme girdik. “Servis ve hizmet modelleri nasıl şekillenecek, bankacılık önümüzdeki dönemde ne tür hizmetler verecek?” sorularına odaklandığımız, bu kapsamda hangi yatırımlara ve alanlara yoğunlaşacağımızı teşhis etmeye çalıştığımız bir yıl oldu. “Çıktılarımız neler, nereye koşuyoruz?” sorusunu sık sık kendimize sorduk.
Bizim için çok yıkıcı (disruptive) gördüğümüz birkaç alan ön plana çıktı. Bunlardan biri fonların tokenlaştırılması. Burada gerçekten çok büyük bir pazar olduğunu gördük ve biz de Forward GSYF olarak bu alana odaklanıp yatırım yaptık. Fonlar tarafı dünyada zaten çok iyi tanımlanmış durumda; her yerde fon yapıları var. Bu vesileyle regüle edilmiş fonları tokenize ettiğiniz bir dünyada, bankaların bilançolarına ya da yatırım tarafına çok farklı ürünler sunabileceğiniz yeni bir açılım ortaya çıkıyor. Bu hâlâ çok kritik bir başlık.
“Tokenizasyon, Yapay Zekâ ve Bankacılığın Yeni Bilançosu”
Biliyorsunuz, SPK’nın yayımladığı son kripto varlıklar ve saklama düzenlemesinde tokenizasyon başlığının da ilgili bakanlıklara yönlendirildiğini gördük. Tokenizasyonu şu anda çok önemli buluyoruz. Bilançoların aktif tarafında yer alan tüm varlıklar; dönen varlıklar, duran varlıklar ve Nazım hesaplarda takip ettiğiniz kalemlerden oluşuyor. Tokenizasyonu doğru yönetebilirsek ve buna uygun mevzuatı devreye alabilirsek, bilançodaki varlıkların tamamının likit, dönen varlık karakterine yaklaşması mümkün hâle gelecek. Bu da mevcut bankacılık bilançolarının 5 katına, 10 katına, hatta 100 katına ulaşabileceği ve çok farklı türev ürünlerin ortaya çıkacağı yeni bir dünyayı işaret ediyor.
Yapay zeka konusunu hepimiz çok konuşuyoruz, ciddi bir hype var. Biz bir taraftan banka içerisinde yapay zekayı nasıl kullandığımızı tartışırken, iki hafta önce OpenAI “yapay zeka içerisine SDK ve API koyabileceğinizi” duyurdu. Orada bakış açımız biraz karıştı diyebilirim. Biz “banka uygulaması içerisinde yapay zeka”yı düşünürken, şimdi “yapay zeka içerisinde banka uygulaması” gibi bir dönüşümle karşı karşıyayız. Aslında oldukça köklü bir paradigma değişimi.
Tüm bu gelişmeler ışığında ben 2025’i; o gaz ve toz bulutunun biraz daha dağıldığı, bankaların, fintech’lerin ve start-up’ların nereye odaklanacağı konusunda daha net bir çerçevenin oluşmaya başladığı bir yıl olarak görüyorum. 2025’in Aralık ayında geldiğimiz noktada, 0,5–0,7 bant aralığında daha net bir görünürlük kazandığımız, yönümüzü daha iyi tayin ettiğimiz bir evreye geçtiğimizi söyleyebilirim.”
Serkan Ünsal: 2025 yatırımcı olarak nasıl geçti? Ekosistemi nasıl görüyorsun? Yapay zeka ile bağlayıp sorayım; yapay zeka hayatımıza, süreçlerinize girdi mi?
İhsan Elgin: “2025 nasıl geçti sorusuna subjektif bir yerden cevap vereyim; gerçekten yorucu geçti. Neden böyle söylüyorum? 2021–2022 dönemini düşünün; her şeyin yüzümüze çarptığı, bütün gerçeklerle sert biçimde karşılaştığımız bir dönemdi. Sonrasında “toparlanıyoruz, toparlanacağız” dediğimiz bir evreye geçtik. 2025 ise, Yakup’un da söylediği gibi, toparlanmanın daha görünür hâle geldiği, bu toparlanmanın ciddi sinyaller vermeye başladığı bir dönem oldu.
Girişimcilik açısından baktığımda, 2024 bence tam anlamıyla bir yüzleşme senesiydi. Aşırı özgüvenle girdiğimiz, çok da sağlam olmayan işlerin batmaya başladığı, para bulunamadığı, işlerin dönmediği bir dönem yaşandı. Ben kendi adıma konuşayım, 2024’ün sonlarına doğru aynanın karşısına oturup ciddi bir öz eleştiri yaptığım bir dönemden geçtim. 2025’te ise 2024’ten çıkardığımız dersleri, tek tek not etmeye başladığımız bir dönem oldu.
Bu süreç aynı zamanda döngüleri daha iyi anladığımız bir dönem hâline geldi. Bir döngü içerisinde yükselişten olgunlaşmaya, oradan düşüşe, sonra yeniden yükselişe giden klasik döngünün tekrar ettiğini çok net gördük. Güzel dönemlerin ardından zor dönemlerin geleceğine dair sinyaller aldık; 2026’da yeni bir döngünün başlayacağına dair işaretler gördüğümüz bir dönem oldu 2025. O yüzden bazı insanlar pes etmiş olabilir ama aslında pes edilmemesi gereken bir dönemdi. Eğer neyi nerede yanlış yaptığınıza odaklanmayı başarıp sabrı koruyabildiyseniz, zor ama öğretici ve iyi bir dönem olarak görülebilir 2025.
Döngüleri Kabul Eden Yatırımcı, 2025’te Ayakta Kaldı
Yatırımcı açısından baktığınızda, birçok girişimin “çok hızlı büyüme” hayalini ertelemek zorunda kaldığı bir dönem yaşandı. Birçoğu finansmana ulaşmakta zorlandı, bazıları son anda ayakta kaldı. 2026’nın ilk üç ayında bu ertelemelerin, bu sıkışıklığın sonuçlarını daha net göreceğiz. Şu anda bir kısmı bunun farkında bile değil; gelir-gider dinamikleri zorlanan, nefesi tükenen şirketler var.
Öte yandan, bu dönemin en önemli taraflarından biri, sermaye tarafının da ciddi bir öğrenme sürecinden geçmiş olması. Özellikle LP’ler dediğimiz, fonlara para koyan tarafın – ister bankanın sermaye sahipleri, ister portföy yönetenler – daha sabırlı olması gerektiğini öğrendiği bir dönem oldu. Bunun bir portföy mantığıyla yönetilmesi gerektiğini, bazı girişimlerin batabileceğini fakat bir girişim battı diye diğerlerini aceleyle satıp “biraz da buradan para kazanalım” yaklaşımına girmenin doğru olmadığını daha iyi kavradılar. Aksi takdirde fon sonuçları başarısız görülebilir.
Bu sene başka bir şeyi daha öğrendik: Yatırım dünyasında yalnızca VC yok. İkinci el fonlar, continuation fund yapıları gibi yeni araçlar daha görünür hâle geldi. Bazı fonlar kapanmak zorunda ama içlerinde hâlâ çok iyi işler var. Diyelim ki bu işlerden bir tanesi büyümeye devam ediyor; yeni bir fon geliyor, o eski fondaki payları satın alıyor ve şirketin hayatını uzatıyor. Likiditenin sınırlı olduğu bir ortamda bu tür çözümlerin geliştiği bir dönem oldu.
Birim Ekonomisini Bilen, Gerçekliği Kaçırmayan Girişimler Öne Çıkıyor
Türkiye özelinde baktığımda, bu yıl şunu net gördük: Türkiye’de de, dünyada da, gerçekten işin temeline odaklanan, portföy mantığını anlayan yeni yatırımcı profilleri ortaya çıkmaya başladı. Bu yatırımcılar daha seçici, daha sabırlı ve döngü bilincine sahip. 2025 bu anlamda zor ama uzun vadede iyi sonuçlar doğuracak bir dönem oldu.”
Serkan Ünsal: Türkiye’deki iyi girişimler hangi ortak özelliklerde buluşuyor? Türkiye pazarında iyi gidenler, yurt dışına satış yapanlar… Başarılı olanların ortak paydasını nasıl görüyorsun?
İhsan Elgin: “Güzel soru. Benim gördüğüm en önemli ortak özellik, işin birim ekonomisine gerçekten odaklanmaları. Yani bir müşteriye kaç para harcadıklarını ve o müşteriden gerçekten kaç para kazandıklarını çok net hesaplayabilen şirketler öne çıkıyor. “Şirketin değeri şudur, çarpanı budur, aylık büyüme hızın böyledir” diyen ama işin kârlılık dinamiğini göz ardı eden bakış açısı çok zorlandı. Sağlıklı bir iş kurmak için “10 lira harcadım, Serkan’dan 30 lira kazanıyorum, 3x üretiyorum” diyebilen bir yapı gerekiyor. Bu mekanizmayı matematiksel olarak kuramayanlar ciddi sorun yaşadı.
İkinci önemli nokta, her şeyin sadece “growth” olmadığını anlamak. Sürdürülebilirliği düşünmek gerekiyor. “Çıkış yaparım, satarım, bir şekilde değer yaratırım” zihniyeti tek başına yeterli olmadı. Daha temkinli, riskleri daha iyi yöneten, büyüme ile kârlılık dengesini dikkatle kuran ekipler ayakta kaldı.
Bir de işin gerçeklik tarafı var. Çok güzel hikâye anlatan, müthiş vizyon sunan, sunumlarda çok etkileyici görünen ekipler var ama iş dönüp sahaya geldiğinde, gerçek iş ortaklıkları kurulması gerektiğinde tablo değişiyor. Sonunda bu bir dizi veya film senaryosu değil; gerçek iş, gerçek müşteri, gerçek sözleşmeler var. Bazı girişimciler bu gerçeklikten kopuk hareket etti, o noktada zorlandılar.
Biz de yatırımcı olarak bu süreçte para kaybettik. İlk kez para batırdığım girişimler oldu. Portföy genelinde iyi işler çıkmış olsa bile duygusal olarak yıpratıcı bir tarafı var. Yine de bu dönemin, itibar yönetiminin ne kadar kritik olduğunu gösterdiğini düşünüyorum. Girişimciler itibar inşa etmeleri ve bunu yönetmeleri gerektiğini daha iyi anladı.
Şirketin içinde anlatılanlarla yönetim raporlarında görülenler arasında ciddi farklar olduğunu gördüğümüz örnekler yaşadık. Sunumlarda söylenenlerle, bize verilen dokümanlardaki veriler birbiriyle örtüşmeyince, orada bir kopukluk olduğunu çok net anlıyorsunuz. Bugün başarılı olanların önemli bir kısmı bu iki dünya arasındaki farkı kapatabilmiş durumda; söyledikleriyle yaptıkları arasına sağlam bir uyum koyabilenler daha dayanıklı çıktı.”
Serkan Ünsal: Ben sizi önce Fast Forward olarak hatırlıyorum, sonra Forward Global oldu 2023’te. Videoda da gördük; Slush, Estonya, 48 girişim, Londra, CITECH, TEPAV… Siz o dönüşüme neden ihtiyaç duydunuz? “Globalleşmezlerse bu girişimler zorlanır” mı dediniz, yoksa “globalleşmek onlara daha büyük katkı sağlar” diye mi düşündünüz? Bu dönüşüm nasıl oldu?
Yakup Doğan: “Forward bizim için çok kapsamlı bir program ama sadece globalleşme tarafından bakarsak iki temel başlık öne çıkıyor. Şu anda herhangi bir girişime yatırım yapma motivasyonumuz olduğunda, ilk baktığımız şeylerden biri şu: “Bu girişimin dış pazarda, yani globalde büyüme imkânı var mı?”
Bir de şunu net ifade etmek isterim: Herhangi bir girişimin içinde yapay zeka bileşeni ciddi bir ağırlık taşımıyorsa, önümüzdeki birkaç yıl içinde ayakta kalma ihtimali zayıflıyor. Bizim de öngörülerimiz ve verilerimiz bunu gösteriyor. Hatta iç raporlarımızda da paylaştığımız iki temel veri seti, yapay zekanın yeni bir işletim sistemi katmanı hâline geldiğini gösteriyor.
Bir işletim sisteminin tanımı nedir? Siz ona komut verirsiniz, o da bu komutları alır ve yerine getirir. Bugün iOS’ta, Android’de, Huawei tarafında hepimiz ürün ve servis geliştiriyoruz. Yakın gelecekte ise OpenAI gibi yapay zeka platformlarını birer “operating platform” olarak göreceğiz. Yani bugün iOS ve Android üzerine ürün geliştirenler, yarın yapay zeka tabanlı platformlar üzerine ürün geliştirecek. Ben asıl bu alanı çok önemsiyorum.
Kişisel olarak yatırımlarımın neredeyse tamamını yapay zeka dikeyinde değerlendiriyorum. Bu alana gerçekten inanıyorum. Kurumsal tarafta, bankamızın yatırımlarında da bu alanı önceliklendirdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla global değişim ile yapay zeka eksenini birlikte düşünmek gerekiyor. Yurt dışına açılmak, başarının doğal bir sonraki adımı hâline geliyor.
Yurt dışındaki başarılı ve başarısız girişim hikâyelerine baktığınızda şunu görüyorsunuz: Yurtdışına açılan girişimlerin önemli bölümü, öncesinde çok ciddi bir hazırlık yapmış. “Ben bir girişimi yurt dışına taşıyacağım” demek kolay ama seçim aşaması bile başlı başına çok kapsamlı. Girişimcileri tanımak, çözümlerini anlamak, ürün-pazar uyumu var mı, uluslararası potansiyeli nedir, bütün bunları analiz etmek gerekiyor.
Yurt dışı seçim kriterlerini oluştururken, aslında yatırım tarafındaki katmanlarımızı da netleştirmiş olduk. Uyum konusu çok kritik. Türkiye’de belli bir uyum seviyesine ulaşmak yeterli olsa bile her ülkenin farklı dinamikleri var, oraları da dikkate almak zorundayız. Dolayısıyla yurt dışı tarafı bizim için hem stratejik hem de operasyonel olarak çok kritik bir aşama oldu.
Bir uygulama yurt dışına açılmıyorsa “başarı ihtimali yoktur” demeyiz ama ondan beklediğimiz çarpan etkisinin daha sınırlı kalacağını öngörüyoruz. Bu yüzden global vizyonu, yapay zeka odağı ve uyum kabiliyeti yüksek girişimlere daha fazla odaklanıyoruz.
Bu yılın en önemli anahtar kelimelerinden birinin, tüm fintech ve start-up’lar için “compliance” olduğunu düşünüyorum. Uyumun şirketin devamlılığı açısından ne kadar yaşamsal olduğunu sektör çok sert biçimde öğrendi. Bu tarafta büyük bankaların uyum ve risk yönetimi konusundaki bilgi birikimini girişimcilerle erken aşamada paylaşmak, onları yönlendirmek çok kıymetli. Bu işbirliğinin en önemli çıktılarından biri de bu.”
Serkan Ünsal: İhsan, “15 yıllık şapkanla” ilgili bir soru soracağım. Girişim Fabrikası 15 yaşında olmuş galiba. O zamanlar kurumsal hızlandırma programıydı, kurumsal destekliydi. Kurumlar girişimlerle çalışmayı öğrendi mi? Bugün o günlere göre farklı bir seviyede miyiz, ne düşünüyorsun?
İhsan Elgin: “Önce küçük bir karşılaştırma yapayım, gerçekten önemli bir nokta. Ben hep şunu söylüyorum: Eğer kurduğun model işe yarıyorsa, kimse onu kolay kolay kenara bırakamıyor. Girişim Fabrikası tarafında da durum böyle; iyi işleyen bir yapı oluştu ve hâlâ güçlü şekilde devam ediyor.
İlk dönemde kurumların girişimlerle ilişkisi çok daha mesafeli ve temkinliydi. “Girişim mi, o da ne?” diye bakılan bir dönem vardı. İkinci fazda “tamam, bunlar da bir tedarikçi olabilir, üç tekliften biri de buradan alınır” şeklinde bir bakış açısı gelişti ama orada da referans problemi vardı. Girişimin doğal referansı yok, üç teklifin üçünü de girişimlerden alamıyorsunuz. Sonra ilişkiler biraz daha derinleşti.
Üçüncü seviyede ise “bunu daha yatay ve uçtan uca düşünelim; yatırım yapalım mı, satın mı alalım, yoksa aynısını kendimiz mi geliştirelim?” tartışmaları başladı. Çok sık gördüğümüz bir şey; “yatırım yapmayalım, aynısını biz yaparız” yaklaşımı. Zaman içinde bunun her zaman verimli olmadığını kurumlar da deneyimleyerek gördü.
Sonraki aşamada “bu girişimlere yatırım yapalım ama sadece bize çalışsınlar, başka kimseyle iş yapmasınlar” bakış açısı geldi. Ardından “ben ona yatırım yapacağım, o da büyüyecek, ben de yatırımımın değerinden kazanacağım” konusunda daha olgun bir farkındalık oluştu. Yani kurumlar, girişime destek olurken yalnızca satın alma ya da tedarikçi ilişkisi üzerinden değil, değer ortaklığı üzerinden bakmayı öğrendi.
Bugün geldiğimiz noktada, benim hâlâ kurumlarla çalıştığım projelerde gördüğüm şey şu: Kurumlar, girişimlerle çalışmayı stratejilerinin parçalarından biri hâline getiriyor. “Kurumsal girişimcilik yöneticisi” diye tarif ettiğimiz, şirketin bu alana ne kadar kaynak ayıracağını, hangi alanlarda iş birliği yapılabileceğini tasarlayan roller ortaya çıktı. Girişimle sadece “bakalım ne olur” diye uğraşmak yerine, üst yönetimin imzasını da alan, stratejik düzeyde konumlanan programlar görüyoruz.
Bu da bütünsel yaklaşımın güçlendiğini gösteriyor. Girişim batarsa oradaki takımı içeri almak, yetkinliklerini başka alanlarda değerlendirmek, bilgi birikiminden faydalanmak gibi daha olgun refleksler gelişti. Yani 15 yıl önceki dünyayla bugün arasında ciddi bir evrim var; kurumlar girişimlerle çalışmayı öğrendi, hâlâ öğrenmeye devam ediyor ama artık bu ilişki çok daha stratejik ve iki taraf için de daha faydalı bir zeminde ilerliyor.”
Serkan Ünsal: Hızlandırma programları sayesinde siz girişimlere ne kattınız, girişimler size ne kattı? Ben biraz önce notlarıma da baktım, sizin ekibe de sordum. Sadece bu sene 18 tane iş birliği ve POC yapılmış. Şu ana kadar da 44 start-up’ı, global girişimi hızlandırmışsınız. Sayılar güzel görünüyor. Siz girişimlere ne kattınız, onlar size ne kattı, nasıl yorumlarsınız?
Yakup Doğan: “Aslında temelde bir girişim, bizim gibi büyük bir kuruma birkaç açıdan değer katıyor. Genelde bakış açısı şu şekilde oluyor: “Bir çözüm var, size geldik.” Bizim bankadaki IT ekiplerine sorduğunuzda çoğu zaman “Biz de bunu yaparız zaten” yanıtını alırsınız. Arkada fikri mülkiyet hakları yoksa, temel geliştirme yetkinliği olan herkes pek çok şeyi yapabilir. Siz aslında geliştirme sürecini hızlandırdığınız, zaman kazandığınız için iş birliğine gidiyorsunuz; yani zaman değerini ve odaklanmayı satın alıyorsunuz. Bu da değeri birlikte paylaştığınız anlamına geliyor.
Girişimleri dikkate aldığınızda, sizin odağınızda olmayan bir alana yoğunlaşmış, birkaç kişilik bir ekibin orada çok derinleştiğini görüyorsunuz. Onlar o probleme kendini adamış durumda. Eğer sundukları çözüm sizin ana stratejinizle de uyumluysa, karşınıza gerçekten mükemmel uyumlu (perfect fit) bir yapı çıkıyor.
Biz bunları nasıl değerlendiriyoruz? Çok fazla girişim var, çok farklı çözümler geliyor. Bankanın kendi ihtiyaçları, mobil uygulamalarımız, süper app vizyonumuz ve arka tarafta bunları fonlayan bir girişim sermayesi yatırım fonumuz var. Herhangi bir girişimi büyütmek için, eğer bizim stratejimizle uyumluysa devreye giriyoruz.
Mesela elektronik cihaz kiralayan bir girişim düşünün. Bunu bankanın kendi stratejisine entegre etmeye çalışmak yerine, biz yaşam döngüsü yaklaşımımızla bakıyoruz. Harcamaları ve hayatı dört ana başlıkta topluyoruz; evim, aracım, ailem ve seyahatlerim gibi. Bir süper app açılımını da bu eksende gerçekleştirmiştik. Mimariyi de buna göre tasarladık.
Herhangi bir işbirliği yaptığınız anda; o fintech’i, o start-up’ı kendi içinizde büyüten bir mekanizma oluşuyor. Hem o firmaya hem bize değer katan, kazan–kazan modeli ortaya çıkıyor. Bizim programlarımız bu mimari çerçevesinde iki ana alanda değer üretiyor diyebilirim.
Birincisi, süper app stratejimizin doğrudan içinde olan yatırımlar ve iş birlikleri. İkincisi ise bankanın ticari anlamda büyümek istediği alanlar; örneğin tedarikçi finansmanı gibi. Bu alanlardaki girişimlere destek verdiğimizde, o işleri ve o şirketleri de büyütmüş oluyoruz.
Türkiye’de ya da Avrupa’da bir işi bankanın tamamen içine aldığınızda çarpanlar genelde sınırlı; 1, 1.1, 1.3 gibi. Ama banka dışındaki bir yapıda, girişim olarak kaldığında hayal edebileceğimiz 3x, 5x, 6x, 8x çarpanlarla karşılaşabiliyoruz. Bankacılık kariyerimiz boyunca içeride çok görmediğimiz çarpan dünyası, girişim tarafında karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla işbirliği yapıp orada ek bir değer yaratmak çok kıymetli.
Bunun dışında, bankacılık ciddi bir güvenlik ve risk yönetimi disiplini gerektiriyor. Güvenlik tarafı bizim için son derece önemli. Güvenlik teknolojileri ve uyum alanında çok iyi çözümler geliştiren girişimler var. Bu alanda da hem güvenlik hem uyum odaklı regtech çözümlerinin bizim gibi büyük kurumlar tarafından fonlanacağını ve güçlü destek bulacağını düşünüyorum.
Bugüne kadar 44 girişime çeşitli şekillerde destek verdik; toplamda 30’u ile doğrudan iş birliği yaptık. Bu iş birliklerinin hem bize hem onlara önemli değerler kattığını rahatlıkla söyleyebilirim.”
Serkan Ünsal: Son sorum aslında biraz da yuvarlak bir soru olacak. 2026 nasıl gelecek? Kısa, net bir soru; beklentileriniz neler? Nasıl bir yıl görüyorsunuz? Yakup Bey, sizinle devam edebiliriz.
Yakup Doğan: “Belirlediğimiz dikeylerde – güvenlik, tokenizasyon, uyum (compliance) ve yapay zeka – daha derinleşeceğiz. Bu alanlarda daha fazla yatırım yapmayı ve iş birliklerini daha farklı seviyelere taşımayı hedefliyoruz.
2026: Güvenlik, Tokenizasyon, Uyum ve Yapay Zekâda Derinleşme Yılı Olacak
Genel olarak heyecanlıyım. 2026’nın kalan aktörlerle çok daha sağlıklı, daha seçici bir döneme işaret edeceğini düşünüyorum. Aynı zamanda piyasaların da büyüyeceği bir dönem olacağını öngörüyorum. Çünkü büyük portföyleri yöneten kurumlar ve büyük yatırımcılar, alternatif varlık sınıflarına yönelme isteğini açıkça ortaya koyuyor.
Bir de şunu fark ettiler: Bir riskli varlık fonunu sattığınızda, müşteri dört yıl, yedi yıl sizinle kalmaya devam edebiliyor. Bu, aslında bu alana daha çok para ayrılacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla yeni oyuncuların da gireceği, paranın arttığı bir dönem göreceğiz.
Seçici Sermaye, Büyüyen Pazarlar ve Yapay Zekâyı Doğru Kullanan İşler Öne Çıkacak
Yapay zeka tarafında ise şunu net söyleyebilirim: “Ben yapay zeka kullanmıyorum” diyen işletmelerin ayakta kalması zorlaşacak. Buna karşılık “her işe atlayalım” anlayışı da doğru olmayacak. Esas soru şu olacak: “Yapay zekayı hangi amaçla, nasıl kullanıyorum ve bu kullanım biçimi işimde nasıl fark yaratıyor?” Bunu net cevaplayabilen işler öne çıkacak.
Biz de kurum olarak hem iç süreçlerimizde hem müşteriye sunduğumuz deneyimde yapay zekayı daha fazla kullanacağımız bir döneme giriyoruz. Şu anda seçim ve segmentasyon tarafında, müşteri içgörülerinde, risk modellerinde kullanmaya başladık bile. 2026’da bu kullanımın çok daha yaygınlaştığı, gerçek iş sonuçlarına dönüştüğü bir yıl göreceğimizi düşünüyorum.”



