Anne! Filmi – Mother

Anne! Filmi – Mother, Filmekimi gösterimininin hemen ardından vizyona girdi. Darren Aronofsky’nin bu son eseri, uzun süre tartışılacak ve üzerinde düşünülecek farklı bir yapım olmuş.

Film hakkında merak edilenleri ve yorumumu yazımda bulabilirsiniz.

Anne! Filmi

Öncelikle belirtmeliyim ki filmi spoilersız yazmam mümkün olamadı. Dün izlediğim filmin bitiminde içimi garip bir buhran kapladı ve üzerinde uzun uzun düşündüm. Anne! herkesin seveceği bir film değil, öte yandan oyunculukları ve zihni zorlayan anlatımı ile izlenmesi gereken bir yapım.

Anne! Filmi Konusu

Film, ateşler içinde yanan bir kadın figürü ile açılışını yapıyor. Kadının içinde olduğu bina geçmişten günümüze bir yolculuk olacağının haberini veriyor.

Genç bir kadın ile tanışıyoruz. Yalnız bir şekilde uyanıyor ve evin içerisinde tedirginlikle birini arıyor. Evin dışına çıktığında eşi ile karşılaşıyor ve eşi ona yalnız kalmak istediğini söylüyor. Adam ilham sıkıntısı çeken bir şair ve uzun zamandır tek satır yazmamış. Kadının tek amacı ise geçmişte yanan ev ile birlikte her şeyini kaybetmiş olan bu adama o yanan evi yenileyerek sunmak ve mutlu etmek. Adamın yanmış evinden kalan tek yadigar ise küllerin içinde bulduğu bir taş ve ona çok özen gösteriyor.

Akşam olunca kapı çalıyor ve kapıda bir adam beliriyor. Ortopedi doktoru olduğunu söyleyen adamı içeri alarak çay ikram ediyorlar. Şair bu durumdan çok memnun oluyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Kadın ise tanımadıkları bu adam sebebiyle tedirgin oluyor. Adam eşine sormadan doktorun onlarla kalabileceğini açıklıyor. Kadın bir yandan ağrılar içinde kıvranırken bir yandan da evin bu olaylar karşısında tepki verdiğini ve adeta duvarlarının canlandığını görüyor. Kocasını ve doktoru gözlemlemeye devam ediyor.

 

Ertesi sabah kapı tekrar çalınıyor ve doktorun karısı olduğunu söyleyen bir kadın beliriyor. Adam karısına sorma gereği duymadan evlerinde diledikleri kadar kalabileceklerini söylüyor. Kadın yok sayılmanın acısını bir kere daha yaşıyor. Üstelik doktorun karısı küstah, saldırgan ve ilişkilerine de burnunu sokuyor. Doktorun karısının soruları hayatını sorgulamasına sebep oluyor ve kadının kendine güvensizliği artıyor. Kadın evindeki insanlardan sonra hep temizlik yapıyor, kocasının kariyeri için vitrin oluşturacak bu evi adeta yeniden inşa etmeye devam ediyor.

Derken bu umarsız çiftin adamın yanan evinden kurtulan tek şey olan taşı düşürerek kırdığını görüyoruz. Şair bu durum karşısında adeta deliriyor ancak doktor ve karısının evden gitmeye niyetinin olmadığı da ortaya çıkıyor. Kadın, onarmaya çalıştığı her şeyin bir bir kirletildiğine şahit oluyor ve onu yok saymaya devam ediyorlar. Eve davetsiz gelen doktorun iki oğlu ile birlikte işler iyice karışıyor. Hasta olan doktorun vasiyeti iki kardeşi birbirine düşürüyor ve ev kana bulanıyor. Ev kanla beslenirken, şair ilhamını buluyor ve olaylar gelişiyor.

 

Anne! Filmi Oyuncuları

Anne rolüyle izlediğimiz Jennifer Lawrence tutkulu, kırılgan ve kimi zaman coşkulu oyunculuğu ile her sahnede göz dolduruyor. Mahremiyet ihtiyacını ve yakarışını ta derinden hissediyorsunuz. Şair rolünde ise Javier Bardem’i izliyoruz. Karakterin dingin, bencil ve kimi zaman değişken ruh halini Bardem’den daha iyi yansıtabilecek bir oyuncu olacağını sanmıyorum. Doktor rolüyle izlediğimiz Ed Harris ve doktorun eşi rolüyle izlediğimiz Michelle Pfeiffer’de kusursuz oyunculuklarıyla filmi taçlandırıyorlar.

 

Büyük erkek kardeş rolünde Brian Gleeson ve küçük erkek kardeş rolünde ise Domhnall Gleeson’ı izliyoruz. Filmi yazıp yöneten Darren Aronofsky, eserin çıkış öyküsünü ve ruh durumunu aşağıdaki şekilde özetlemiş.

“Hayatta olmak için çılgın bir zaman. Dünya nüfusu 8 milyara yaklaşırken anlamak için fazla ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Beklenmedik bir oranda yok olmaya tanıklık ederken ekosistemler çöküyor, göçmen krizleri hükümetleri altüst ediyor; şizofren gibi görünen bir ABD, dönüm noktası olan bir iklim anlaşmasına arabuluculuk ediyor ve aylar sonra geri çekiliyor; Antik kabile anlaşmazlıkları ve inanışları savaşa ve bölünmeye yol açmayı sürdürüyor; bilinen en büyük buzdağı Antarktika buz sahanlığından kopuyor ve denize sürükleniyor. Aynı anda anlaşılmayacak kadar saçma sorunlarla yüzleşiyoruz: Güney Amerika turistleri kıyıya vuran yavru yunusları bir öz çekim çılgınlığında boğarak öldürüyor; siyaset spor müsabakalarına benziyor. Bazıları arzuladıkları her türlü eti sipariş edebilirken insanlar hala açlıktan ölüyor. Ayak izimizin bir türü tehlikeli bir şekilde sürdürülemezken biz yine de gezegenimizin ve üzerinde yaşadığımız yerin dış görünüşünü inkar ederek yaşıyoruz.”

Aronofsky’nin bizzat ruh halini bu filme yansıttığını söylemek mümkün. Filmi Anne’nin gözünden, hatta annenin yalnız olduğu zamanda çok az miktarda geniş açı çekimle birlikte “ya annenin omzunun üstünden, yüzünde ya da baktığı – yüzünü döndüğü yerden” takip ediyoruz. Ancak filmin odağında şair var. Bencilliği, eserine tutkusu her sahneyi birbirine bağlıyor. Sevilmeyi seven bir adam ve kendisinden başkasını yok sayıyor. Eserini oluşturabilmek için çevresindeki herkesi kullanıyor. Ben filmin bir yaratım sürecini anlattığını, Anne figürünün yaratım sancısı içerisinde olan şairin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bir yanı mahremiyet isterken, diğer yanı insanların hikayeleri ile beslenmek için sosyalleşiyor. Eserini tamamladıktan sonra bu herkese armağan gibi oluyor ve ne kadar tutkuyla oluşturulsa, özel olsa ve hızla tüketilse bile şair yeniden başlamak için bir ışık buluyor. Savaşlarla, hiçe sayışlarla, dinsel bir tapınmayla, arayışlarla ve tükenmişliklerle dolu bir süreç bu.

 

 

Bu arada filmde hiç müzik yok. Rahatsız edici ve kafa karıştırıcı sahneleri ise bol. Gerilimden çok duygu olarak buhran yaşattığını söyleyebilirim. Filmi dikkatli izlemenizi öneririm. Şairin ölümün ardından yaptığı anma konuşması filmin gidişatını anlatıyor. O sahneye kadar çok teatral bir film izliyoruz ardından anlatım farklılaşarak zirve yapıyor. Filmi kendimce yorumlamamdaki en büyük etken şairin bu konuşmasından kaynaklı. Orada diyor ki “ben yazıyorum ama herkes herkes kendi anlamak istediği gibi anlıyor.” Dolayısıyla üzerinde düşündüğümde filmin bende yarattığı etki bu oldu. Öte yandan siz filmi izledikten sonra çirkin bir dünyaya yeni bir yaşam getiren annenin korku dolu rüyasını veya yaş farkı fazla olan bir çiftin evliliğinin hicivsel portresini izlediğinizi düşünebilirsiniz.

Yazımın finalinde, Anne! filminin herkese hitap etmediğini, karmaşık gelebileceğini, önceden izlediklerimizle benzerliklerinin bulunmasına rağmen farklı bir tat bıraktığını söyleyebilirim.

Bu arada “Anne! filmi”, prestijli En İyi Film dalında Altın Aslan ödülü için yarışmak üzere seçilmiş ve 74. Venedik Uluslararası Film Festivali’nin (30 Ağustos – 9 Eylül) prömiyerine gidiyor. Kuzey Amerika prömiyeri ise 7-17 Eylül’deki 42. Toronto Film Festivali’nde gerçekleşecek ve uzun yıllar konuşulacak gibi duruyor.

Şimdiden hepinize iyi seyirler 🙋🏼

 

Anne! Filmi Fragmanı

Anne! Filmi IMDB

 

anne’nin duası

ayaklar altındaki annemiz,

mevsimlerin gelsin, etrafımızda olduğu gibi

içimizde de senin istediğin olsun,

gündelik rızkımız, suyumuz, havamız,

hayatlarımız ve onca güzellikler için sana şükürler olsun,

bizi aşırı doyurulmuşların açlıkları olan

bencilce arzulara ve yıkımlara yönelmemize izin verme

bizi aşırı tüketimden kurtar,

çünkü bildiğimiz tek hayat alanı,

güç ve zafer sonsuza dek senindir,

amin

uyarlayan – rebecca solnit

 

 

Filmekimi 2017 için hazırladığım izleme listesine (biletleri bulmak mümkün olamadı) aşağıdaki yazımdan ulaşabilirsiniz.

 

FilmEkimi 2017 Filmleri

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir