16. yüzyıl nakkaşhanelerinden modern İstanbul’un kuyularına: Orhan Pamuk’un iki dev eserindeki “Rüstem ve Sührab” kaderini ve kırmızı rengin sembolizmini keşfedin.
Kırmızının İki Yüzü: Benim Adım Kırmızı ve Kırmızı Saçlı Kadın Bağlantısı
Orhan Pamuk külliyatında “kırmızı”, sadece bir renk değil; şiddetin, aşkın, sanatın ve babalık otoritesinin simgesidir. 16. yüzyılın nakkaşhanelerinden 1980’lerin şantiye kuyularına uzanan bu yolculukta, Benim Adım Kırmızı ile Kırmızı Saçlı Kadın arasında ilk bakışta fark edilmeyen ama ruhsal olarak birbirine düğümlenen çok güçlü bağlar bulunur. Bu iki eser, İstanbul’un farklı dönemlerinde “baba ve oğul” arasındaki o bitmek bilmeyen çatışmayı ve Doğu ile Batı’nın efsanelerini aynı hüzünlü renge boyar.
Sanatın Kırmızısından Kaderin Kırmızısına
Benim Adım Kırmızı, padişahın gizli kitabını resmeden nakkaşların dünyasında işlenen bir cinayeti ve minyatür sanatının Batı resmiyle karşılaşmasını konu alır. Öne çıkan karakterleri hatırlayacak olursak; aşkı peşinde koşan Kara’yı, bir sanat ideali uğruna can veren Enişte Efendi’yi ve tüm bu hikayeye rengini veren o gizemli nakkaşları görürüz. Öte yandan Kırmızı Saçlı Kadın, bir kuyu ustası olan Mahmut Usta ile çırağı Cem’in hikayesidir. Bu hikaye, kasabada bir tiyatro kumpanyasında çalışan gizemli “Kırmızı Saçlı Kadın”ın (Gülcihan) etrafında dönerken; Cem’in hayatını sonsuza dek değiştiren o bir gecelik aşkı ve sonrasında bir ömür sürecek olan suçluluk duygusunu anlatır.
Görünmez İp: Efsanelerin Kanlı Kesişimi
Bu iki roman arasındaki en sarsıcı görünmez ip, Pamuk’un her iki kitapta da merkezine aldığı “Rüstem ve Sührab” destanıdır. Benim Adım Kırmızı’da nakkaşlar, Firdevsi’nin Şehname’sindeki o meşhur sahneyi —babanın oğlu bilmeden öldürdüğü trajediyi— resmederken; üslup ve görme biçimleri üzerine felsefi tartışmalar yaparlar. Orada “kırmızı”, nakkaşın fırçasından dökülen kutsal bir renktir.
Yüzyıllar sonra, Kırmızı Saçlı Kadın’da bu efsane kitaptan çıkıp ete kemiğe bürünür. Cem, bir kuyu kazıcısı çırağıyken okuduğu bu efsanenin (Doğu’nun Rüstem ve Sührab’ı ile Batı’nın Oidipus’u) kendi hayatında bir kadere dönüşmesini izler. Benim Adım Kırmızı’da bir minyatür sayfasında donup kalan o “evlat katli” veya “baba katli” motifi, Kırmızı Saçlı Kadın’da modern İstanbul’un varoşlarında, bir kuyu başında gerçeğe dönüşür. Pamuk burada bize şunu söyler: Yüzyıllar geçse de, İstanbul’un binaları yükselse de, o eski nakkaşların çizdiği trajediler hala bu şehrin insanlarının damarlarında akmaktadır.
İstanbul: Değişmeyen Hafıza
Bu iki kitabı birbirine bağlayan bir diğer unsur ise İstanbul’un mekansal hafızasıdır. Benim Adım Kırmızı’da Eski Saray’ın, hanların ve loş nakkaşhanelerin atmosferi ne kadar yoğunsa; Kırmızı Saçlı Kadın’da da hızla betonlaşan, gecekonduların gökdelenlere karıştığı İstanbul o kadar gerçektir. Her iki kitapta da kahramanlar, şehrin karmaşası içinde kendi kimliklerini bir efsaneye, bir hikayeye dayanarak bulmaya çalışırlar. Kara’nın 16. yüzyılda bir minyatürdeki atın bakışında aradığı anlamı, Cem 20. yüzyılda bir kuyunun dibindeki karanlıkta arar.



