“Futbol dünyayı nasıl açıklar”, futbol oynamayı beceremeyeceğini anladıktan sonra hayata şık bir çalım atarak konunun uzmanı olmak için araştırıp çalışan Franklin Foer’in yazdığı bir kitap.
Foer, küreselleşme konusunda korkak Amerikan toplumunun futbolu dışlaması, yaşam tarzlarına tehdit olarak görmesi sonucu yaygınlaşmasına izin verilmeyen bir ortamda bu spor dalını seven ve futbolun toplumlar üzerindeki etkisini araştıran bir editör.

232 sayfalık kitap Harun İsmail Çırak tarafından çevrilip İthaki yayınları tarafından okuyucuya sunulmuş. On bölümden oluşan eserin sınırlı sayfasına aldanmayın, futbolun toplumsal – ideolojik etkisi, dünyayı değiştirmesi detaylı bir şekilde anlatılmış.
Berlusconi’nin siyasete atılırken, gazetecilerin adaylığının altında yatan sebebi sorması üzerine “Oyunun git gide tehlikeli hale geldiğini, orta sahanın boş bırakıldığını, sadece ceza sahasında oynandığını duydum” demesi manidar.

İster kıvrık, disiplinsiz ama şık, ister ekip halinde pos bombardımanı ile bir disiplin içerisinde oynansın futbol büyük keyif veriyor ve toplumları peşinden sürüklüyor. Holiganlar, ülkelerde yaygınlaşan terör olayları, ırkçılık, toplumların futbola bakış açıları, yarattığı şiddet ve düzen kitapta yapılan röportaj ve tarihi olaylarla detaylandırılmış.
Kitabı okuduktan sonra futbola değilse bile futbol oynayan takımlara ve doğdukları topraklara bakış açımın değiştiğini söylememde fayda var. Bir futbolsever olarak minyon görünmesine rağmen, çok kolay okuduğum bu kitabın bende ansiklopedik bilgi bankası etkisi yarattığını söylememde fayda var.
Gelelim futbolun dünyayı nasıl açıkladığına.
Kitap üç ana bölümden ve ona bağlı alt bölümlerden oluşuyor. İlk bölüm, küreselleşmenin ezeli rekabetlerdeki düşmanlığını eritme konusundaki başarısızlığını yani holigan kültürünü anlatıyor. İkinci bölümde ise futbol üzerinden yapılan yolsuzluk ve ülkelerin değişen ekonomileri ve yönetim biçimleri inceleniyor. Üçüncü bölümde ise Barcelona, Arap ülkeleri ve Amerika vurgulanarak eski moda milliyetçiliğin erdemlerini savunmaya odaklanıyor.

İlk bölüm futbolun gangster cennetini nasıl açıkladığına odaklanmış. Yakın zamanda yaşanmış savaşın izlerini hala yaşayan Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna ile başlıyoruz. Kızıl Yıldız Sırbistan’ın en başarılı ve sevilen takımı. Potansiyeli yüksek, kavgacı ancak örgütlü olamayan taraftar birleşiyor ve futbol şiddeti onlara kontrolü ele geçirme konusunda bir fırsat sunuyor. Özellikle Sırbistan ve Hırvatistan arasında yaşanan futbol çekişmesi, taraftarların önce çeteleşmesine daha sonra savaşta suçsuz halkı katleden bir ordu haline gelmesine odaklanıyor.

Gizli polis olarak çalışmaya başlayan kiralık katil Zeljko Raznatovic (Arkan) ‘in taraftarı örgütleyip bir suç makinesi haline getiriyor. Futbolu adeta bir savaş oyunu haline getiriyorlar.

Futbol müsabakaları için bir metafor oluşuyor “Takımlar savaşırla ve saldırırlar; geçilmez savunmaları ve rakibi ablukaya alıp şutlarıyla kaleyi yaylım ateşine tutan golcüleri vardır. ” Yandaşlarına kaplan diyen Arkan, Hırvatistan ve Bosna’daki savaşta en az iki bin sivili boğazını keserek veya boğarak öldüren bir savaş suçlusu haline getiriyor. Ülkesinde bir kahraman olarak kabul edilmesine rağmen 1996’da Obilic futbol takımını alarak şike ve tehditlerle dolu bir döneme imza atıyor. Deyim yerindeyse bir dönem futbolu katlediyor. Rakip takımın formasıyla statta yerini almak ve öldüresiye döveceği kurbanlarını bu yola seçmek futbola holigan kültüründe onun seçtiği bir yöntem olarak yerleşiyor.

Futbol mezheplerin pornografisini nasıl açıklar bölümünde ise Glasgow ve Celtic takımları arasında yaşanan Protestan – Katolik çatışmasının tarihçesi ele alınmış. Efsane teknik direktör Graeme Souness’in iyi niyetli girişimleri bile bağnazlığa engel olamamış. İskoç – İrlanda kapışmasının anlatıldığı bu bölüm bol küfürlü, biralı ve kavga dövüşten geçilmiyor.

Futbol Yahudi meselesini açıklarken ırkçılığın başlangıcı en derin şekilde ortaya çıkıyor. Bir pazarlama dehasıyla ortaya çıkan Hakoah takımının Nazilerce yok edilişini okuyoruz. Tottenham ve Chelsea taraftarının Yahudilik atışmalarına, Ajax takımı ve Johann Cruyff’un etkisine, Budapeşte’nin Judapeşte olarak anılmasına dek aktarılan iç burkan bir bölüm.

Futbol duygusal holiganları açıklarken ilk örgütlü holigan ekibinin başı Alan Garrison’a odaklanıyor. Thatcher’in “içerideki düşmanlar” adını verdiği örgüt kendilerini “fiziksel zarar görmeyi ve polisle çatışmaya girmeyi göze alan romantik isyankarlar” olarak tanımlıyor. 2003 yılında Rusya’nın en zengin adamlarından olan Roman Abramovich’in Chelsea hisselerini satın alışı, holigan çetesini çileden çıkarıyor. Zira Chelsea neo-Nazi sağ görüşle özdeşleşen bir kulüp ve kulübün hisseleleri bir yahudinin elinde.

Futbol silindir şapkaların kerametini açıklarken Brezilya ekolüne odaklanıyor. Futbol kültürünün gelişimini, ülkedeki kaotik durumu, futbolcuların neden ülkelerine dönmek istemediklerini daha iyi anlıyoruz. Pele’nin futbola yaptığı katkılar kadar, tarihte dolandırılmaya doymamış biri oluşu ve paragözlülüğü de bu bölümde detaylı bir şekilde anlatılmış.
Futbol siyahi karpatyalıları açıklarken Ukrayna ve Rusya’nın özendiği Avrupa kulüplerinin seviyesine gelme konusundaki istekleri ve kendilerini en azından futbolda Avrupai gösterme çabalarına şahit oluyoruz. Nijerya’lı futbolcu Edward’ın Karpati takımında yaşadığı düşündürücü.

Futbol derebeylerini açıklarken işe ünlü İtalyan hakem Pierluigi Collina’nın şöhretinden başlıyor. Hakemlerin en ünlüsüne vurgu yapmasının sebebi ise 90’lı yıllarda İtalya’yı kasıp kavuran temiz eller operasyonu. Juventus ve AC Milan takımlarının adının bol bol geçtiği bölümde halem hataları, hakemlerin hediye ettiği maçlar ve futbol takımlarının kökeni ile ilgili detaylar mevcut. Emlak işiyle yola çıkıp engellenemeyen bir güç olan Silvio Berlusconi’nin İtalyan futboluna etkilerini okuyoruz.

Futbol burjuva milliyetçiliğini açıklarken Real Madrid – Barcelona kulüplerinin geçmişine odaklanıyor. Katalan kültürüyle ilgili çok kitap okumama rağmen, bu bölüm bana çok şey öğretti. Kaybetmeye alışkın milletlerin Barcelona yara aldığında el birliği ile mutlu olmasının nedeni enteresan. 1899 yılında İsviçreli Protestan bir iş adamı Joan Gamper’ın, bir grup İngiliz ile kurduğu FC Barcelona’nın, Real Madrid taraftarı Franco yüzünden başına gelenler günümüz maçlarını daha anlamlı kılıyor. Real Madrid’i tutan taraf olmanın benim için artık son bulduğunu söylemek isterim.
Futbol İslam’ın umudunu küreselleşme ve dışarıya açılma isteği ile bütünleştirmiş. Yakın dönem liderlerinden Rıza Şah, Hizbullah ve Hatemi gibi liderlerin koydukları yasaklar veya kaldırdıkları yasaklarla futbolu nasıl etkiledikleri bu bölümde anlatılmış.

Son bölüm olarak futbol Amerikan Kültür savaşlarını toplumun küreselleşme karşıtı oluşuyla açıklamış. İşçi sınıfına ait olduğu gerekçesiyle futbolun önemsenmemesi, kafa toplarına çıkıldığında beyne zarar verdiğinin söylenmesi de cabası. Futboldan nefret etmenin bir Amerikan geleneği olduğunu söyleyen yazar, toplumun bu sporu Amerikan tarzı yaşama ciddi bir tehdit olarak algıladıklarının da altını çiziyor. Küreselleşme konusunda derin endişe sahibi Amerikan halkının 2001 yılında Amerika – Honduras maçında stadı doldurarak Honduras’a tezahürat yapmaları manidar 🙂

Son olarak kitapta okuduğum bir eleştiriyi paylaşıyor, futbolu seven – sevmeyen herkese bu kitabı tavsiye ediyorum.
…
Futbolun doğurduğu şiddetin köklerinin oyunun hızıyla ilgili olduğunu söylerler. Goller çok düzensiz geldiği için taraftarlar duygularını bastırmak için çok vakit harcarlar; devamlı golü umarlar ama asla rahatlayamazlar. Bu duygular kabardıkça kontrol edilemez hale gelir ve nihayetinde taraftarlar kendilerinden geçmiş bir halde şiddetin karanlık ve coşkulu sıkıntısına kapılırlar.
…




