Etkili oyunculukları ile dikkat çeken ve üç Oscar adaylığı olan The Master & Usta Paul Thomas Anderson‘ın yönettiği ve büyüleyici sinemasal anlatımı ile hatırlanacak bir film olmuş.
Umduğum tarihten geç izleyebildiğim 137 dakikalık filmin, kısmen Scientology tarikatının kurucusu L.Ron Hubbard ile ilgili olduğu biliniyor. Hatta bu tarikatın bildik üyelerinden Tom Cruise’dan vizyona girmeden önce filmin izletilip fikrinin alındığı söylenmişti.

Gelelim filmin konusuna; İkinci dünya savaşın son günlerinde bir sahilde başlayan film bize Freddie Quell (Joaquin Phoenix) adlı bir askeri tanıtıyor. Cinselliği saplantı haline getirmiş Freddie, genetik yatkınlığıyla birlikte, savaşta yaşadıklarının da etkisiyle çıldırmanın eşiğindedir. Kendisi ile aynı durumda olan pek çok askerler birlikte tutulan Freddie, doktorlarla yaptığı seanslarda dengesiz tavırlarını sürdürür.

Kullandığı ilaçların yanı sıra – alkole ve alkol üretimi konusundaki yetenekleri ile kendini avutur. Gün gelir, diğer askerlerle birlikte tedavi edilip – edilmediklerini bakılmaksızın terhis edilir ve fotoğrafçı olarak yaşadığı topluma ayak uydurur. Alkol tutkusu ve cinsellik takıntısı ise devam etmektedir, bir müşteriye saldırması ile birlikte kendini lahana tarlasında çalışan tarım işçisi olarak bulur. Alkol üretimi konusunda yeteneğini burada da sergilemekten kaçınmaz ve yaptığı içkiyi çevresiyle paylaşır. Ancak yaşlı bir adamın da (babasına benzediğini söyleyerek) komaya girmesine sebep olur. Pişmanlıkla ve korkuyla kaçtığı son işinden bir limana sığınır.

Burada yiyen – içen – müzik dinleyerek eğlenen bir gemi görür ve herkesin çok sevip – saydığı usta ile karşılaşır. Kendisini; geminin sahibi, doktor, psikiyatr, kuramsal filozof, yazar ve nükleer fizikçi olarak tanıtan Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) namı diğer master, hazırladığı içkilerin reçetesi karşılığında Freddie’yi işe alır.

Geniş ailesiyle birlikte Amerika’nın eyaletlerini gezen ve dev malikanesinde yaşayan Lancaster Dodd, zamanla bu deli ama tutkulu ve atılgan gence ilgi duyar. Deliliğinin kaynağını bulmak için ona kendi geliştirdiği yöntemlerle seanslar uygular. Tüm bunlar yaşanırken Lancaster Dodd’un bir dolandıcı olduğunu söyleyen ve kuramlarını akıl dışı bulduklarını açıklayanlar çıkar. Dodd’un insanları konuşma yeteneği ve parlak sözleriyle tavlayıp kendi yoluna çekmeye çalışmasına rağmen bundan etkilenmeyenlerin cezasını ise, gittikçe Dodd’u koruyan bir köpeğe dönüşen Freddie yumruklarını kullanarak vermeye başlar. Çevreden aldıkları tepkiler, şikayetler üzerine gelen polisler ve Freddie’nin taşkınlıkları eklenince devreye Lancaster Dodd’un eşi Peggy Dodd (Amy Adams) girer ve olaylar gelişir… Özet bir hayli uzadı 🙂 burada kesmem lazım.

Toparlayacak olursam; sinemasal anlatım ve oyunculuklar açısında bu filmi beğenmemek mümkün değil. Fakat ne anlatıyor dendiğinde tam bir çorba olduğunu söylemek zorundayım. İki erkeğin neredeyse aşka varan tutkulu dostluklarını, usta-çırak ilişkisini, adı geçen tarikatın yapısını, cinsel saplantılı bir delinin hatıralarını, o dönemin insan ilişkilerini, kendini bilim adamı olarak tanıtan ama belkide öyle olmayan birini… örnekler çoğaltılabilir. Dün akşam izlediğim filmin, başlarda “illa ki bir sona bağlanır duygusunun, bir süre sonra bitse de gitsem” e dönüştüğünü itiraf etmeliyim.

Parça parça sunulan hikayede kurgunun bir türlü sonuca bağlanamadığını görünce, yönetmenin bu filmi çekerken neyi amaçladığını düşünmemek mümkün değil. Geneline bakıldığında karakterler çok ilginç ama tam vurgulanmıyor – hepsinin anlatımı yarım. Örneğin Lancaster Dodd sürekli “İnsan bir hayvan değildir” diyor ama Freddie’nin gittikçe bir köpeğe dönüşmesine göz yumuyor. Reenkarnasyon, trilyonlarca yaşındaki gezegenimiz, hipnoz, iletişimin kısıtlı olduğu o zamanlarda tarikatı yaygınlaştırmak için açılan eyalet evleri, aniden kolu Londra’da açılan tarikat okulları. Daldan dala zıplayan, konuyu anlatmak yerine yarım bırakıp insanların güçlü olana – tek adama inanma ihtiyacına vurgulayan filmin imaları da bunaltıcı…

Kendisini; geminin sahibi, doktor, psikiyatr, kuramsal filozof, yazar ve nükleer fizikçi olarak tanıtan Lancaster Dodd’un aslında iyi konuşan, dolandırıcı olma potansiyeline sahip, eleştiriyi kabul etmeyen bir NLP uzmanı olabileceği gibi, yenilikçi bir modernist ve affedici dost, denemekten bıkmayan bir bilim adamı da olabilir.
Lancaster Dodd’un ikinci kitabı çölde gömülü halde çıkarılıyor. Kendisini yazarken gördüğümüz tek bir sahne var, onda da nedense sürekli karnı burnunda dolaşan karısı Peggy konuşuyor Dodd ise daktiloda yazıyor. Ama karısının söylediklerini dinliyor mu yoksa yazıyor mu belli değil. O kitabı Dodd’un yazmadığına gönderme mi yapılıyor – güvenlik için mi saklanıyor – kutsal kitap olduğuna dair ima mı? bilinmez.
Bir ev dolusu insanın Lancaster Dodd’un söylediği şarkıya tempo tutarken aniden kadınların çırılçıplak olduğunu görüyoruz. Ancak bu tarikatın yapısı sebebiyle mi böyle yoksa bir önceki sahnede alkolden iyice uçmış Freddie’nin gördüğü sanrı mı net değil. Tarikatı vurgulayan veya eleştiren bir film olmadığını düşünürsek o sahne neden var?
Çöldeki göndermede ise Freddie kendine yeni hedef belirleyip ustası Dodd’u geride bırakarak eski hayatındaki aşkına dönüyor. Cinsellik saplantılı Freddie, bir şekilde avutulduğunda birden Dodd gibi konuşmaya başlıyor. Sorununun temeli cinsellikti, yaşayınca birden kölelikten veya delilikten kurtuldu mu?
Örnekler çok…
Bana göre Paul Thomas Anderson öyküyü anlatırken korkak davranmış. Filmin kesile kesile kuşa döndüğüne inanıyorum. Karakteri ve anlatımı seyirciye eksik verince, kafadaki soru işaretleri merak ettirecek şekilde değil daha çok izleyiciyi bezdirici şekil almış. Joaquin Phoenix muhteşem bir karakter yaratmış, duruşu, bakışları çok etkili – zaman zaman kendisinden tiksindim. Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams da öyle… Hoffman’ı hep oynadığı karakterleri ölümsüzleştirmişti, yine öyle olmuş. Amy Adams ise belki de şimdiye dek en iyi oyunculuğunu sergilemiş. Filmi izlediklerinde ne düşündüklerini gerçekten merak ediyorum. Bu kadar başarılı oyunculuklardan sonra boşluklarla dolu olan filmin, sonuç olarak bu hale gelmiş olmasının mutlaka bir sebebi vardır.

Film için bir tür belirlemek ise benim için zor. Dram değil, biyografi değil, bir tek gerilim unsuru yok gerilim değil, tarihi değil, belgesel değil, romantik değil, hiç heyecanlanmadım macera değil, komedi değil… Bir kategoriye konamayan filmlere inadına bilim kurgu diyorlar ya ben de bu filmi kurgu bilim türüne koyuyor – bu filmi beğendiğini söyleyenlere el sallıyorum ^^



