John Carter İki Dünya Arasında filmi 3D olarak vizyona girdi. Disney’in 250 milyon dolarlık bütçesinin yanı sıra büyük bir reklam kampanyasıyla duyurduğu filmi dün akşam izledim.
Bilim kurgu türünün öncülerinden Edgar Rice Burroughs’ın “A Princess Of Mars” adlı romanından uyarlanan film, prodüksiyon açısından başarılı, görsel efektleri ve hikayesi orta karar bir 132 dakika sunuyor.

Gelelim konusuna; John Carter, altın madeni bulma sevdasıyla çevresi tarafından aşağılanan, savaşa katıldıktan sonra ailesini kaybetmiş ve bir daha savaşmamaya yemin etmiş emekli bir asker. Tekrar savaşa katılmaya ikna edilemeyince bir şekilde tutuklu bulunduğu yerden kaçarak Kızılderililere yakalanıyor ve duvarında örümcek şeklinde bir figür bulunan mağaraya sığınıyor. Burada kendini korumaya çalışırken öldürdüğü rahip görünümlü adamın elinden aldığı madalyonun ışınlamasıyla kendini Mars gezegeninde buluyor. Yöre halkının Barsoom adını verdiği gezegen, tuhaf yaratıklarla dolu; Zodanga, Helium ve Thark toplumlarının yaşadığı çöl görünümlü bambaşka bir yer.

Thark’ların eline geçen John Carter, evcilleştirilebilecek bir hayvan olduğu sanılarak alıkonuyor ancak bir süre sonra yerçekimin azizliği ile yükseklere zıplayabilen bir kahraman olup çıkıyor. John Carter, hikaye ilerledikçe bu gezegenin yok olma eşiğinde olduğunu ve yıkıcı bir savaşın içinde taraf tutmak zorunda bulunduğunu anlıyor. Çekici bilim insanı ve prenses Dejah Thoris’in de etkisiyle kendisini Barsoom halkının kurtuluşuna adıyor.

Değerlendirmeye gelince; Sinematografik açıdan çarpıcı bir çöl gezegeni oluşturulmuş ve boyları 3 metreyi bulan Tharklarla insanların aynı karede oynaması, gerçekten varlarmış algısına sebep oluyor. Film boyunca John Carter’in yanından ayrılmayan bulldog köpeklerine benzeyen 6 ayaklı Woola eğlenceli ve komik.

Filmin başı anlatım açısından oldukça yavaş ve sıkıcı ilerliyor. Gözünüzü kapatıp uyumak istediğiniz anda Mars ortaya çıkıp – gidişatı biraz olsun kurtarıyor. Filmin büyük çoğunluğu Mars gezegeninde geçiyor ve tasvirlerin oluşumunda ünlü astronom Pervical Lowell’ın çizimleri kullanılmış.

Uzay gemileri epik ama filmin geneli karmaşık. Savaş sahneleri heyecansız ve etkisiz görünüyor. Alevlenen aşk bile inandırılıcılıktan uzak ve gereksiz. 3D konusunda ise şaşırtıcı derecede kötü olduğunu söylemekte fayda var. Kostümler çok fena… Rome dizisinden oyuncuların da bulunduğu filmde, sanki oyunculara aynı kostümleri giyip gelin işte denmiş.

Oyuncuları da sevmediğimi üzülerek belirtmeliyim. John Carter rolüyle Taylor Kitsch pazulu mazulu ama Prenses Dejah Thoris rolündeki Lynn Collins’den daha kadınsı görünüyor. Bence yükseklere zıpladığında gülmek yerine heyecanlanıp – şaşırmamız gerekiyordu. Lynn Collins’i ise anlamak zor, oyunculuğu çok teatral ve abartılıydı. Kadın, hem Zeyna gibi savaşan bir bilim kadını ham de bikiniden bozma kıyafetlerle dolaşan Barbarella arasında sıkışıp kalınca, inandırıcılıktan uzak olması normal tabi.

Ah o yönetmen :/ “Finding Nemo” ve “Wall-E”nin yönetmeni Andrew Stanton belli ki film karakterleri ve atmosferi ile ‘Star Wars’, ‘Dune’ veya ‘Avatar’ gibi bir etki bırakmak istemiş ama filmden çıktıktan sonra kimsenin “Barsoom’da kim bilir neler oluyor şimdi” diye düşündüğünü sanmıyorum. Devam filmi için izleyicide merak ve heyecan duygusu yaratmıyor.

Fim ne yazık ki bilim kurgu severleri tatmin etmeyecek gibi görünüyor ancak fantastik filmleri seviyorsanız (filmin ilk başlangıç sahnelerini saymazsak) dünyadan koptuğunuz, bilgisayarda oluşturulmuş eğlenceli karakterleri izleyerek geçireceğiniz iki saat için tercih edebilirsiniz.



