Jonathan Safran Foer’in yazdığı “Hayvan Yemek”, uzun bir zamandır kitaplığımda okunmayı bekliyordu. Okuyacaklarım konusunda endişem, kitabı ötelememe sebep oluyordu.
1977 doğumlu genç yazar aslında öykü ve roman kitapları ile tanınıyor. Hayvan yemek ise kendi araştırma ve deneyimlerinin ışığı altında yediklerimizi sorguladığı ve yemek endüstrisinin gerçeklerini yansıttığı dürüst bir çalışma.
Kitap, Siren yayınlarından 2009 yılında Garo Kargıcı’nın çevirisiyle basılmış. Çocukluğundan itibaren kısa süreli de olsa vejetaryen olma denemeleri yapan ancak başarısız olan yazar, 30’lu yaşlarında baba olunca bunun bir sorumluluk olduğunu hissedip tekrar denemeye karar veriyor.
Dokuz yaşındayken, hiçbir canlıyı incitmek istemeyen bakıcılarına “neden tavuk yemediğini” sorduğunda aldığı “hiçbir şeyi incitmek istemiyorum” cevabı, konu ile ilgili ilk defa ciddi olarak düşünmesine sebep oluyor.
İncitmemek listesinde bulunan, arkadaşları, koltuk kılıfı.. vs. yanında hayvanları da eklemek fikri çocuk yaşta zihnine kazınıyor ve katı vejetaryenlikten – zaman zaman et yiyen vejetaryenliğe uzanan bir sürecin sonunda, oğlunun doğumunun da etkisiyle “etin ne olduğunu” anlamaya çalışacağı bir dönem başlıyor.
Eşinin de desteği ile; ilk önce tabağımızdaki etin ne olduğunu, nereden geldiğini, hayvanlara nasıl muamele edildiğini ve nasıl üretildiğini araştırmakla işe koyuluyor. Hayvan yemek hakkında bir kitap yazdığını söyleyince herkes, görüşlerini bilmeden, bunun bir vejetaryenlik davası olduğunu sanıyor. Böylece hayvan yetiştiriciliği ile ilgili bir araştırmanın kişiyi et yemekten vazgeçirebileceği gerçeği ile yüzleşiyor.
Yazar kitabı Amerika koşullarında yazmasına rağmen, endişe ve kaygılarımız evrensel. Ne yediğimizi, neden yediğimizi bilmiyoruz. Kitap boyunca;
- Neden kahvaltıda makarna yemiyoruz?
- Yemek yerken aldığımız kararları, neye dayanarak alıyoruz?
- Neden kuzu eti yiyoruz ama köpek eti yemiyoruz?
- Hangi hayvanları seviyor, hangilerini yiyoruz?
Soruları kafamızda dolaşıp duruyor.
Oysa;
- Köpeklerini seven Fransızlar, bazen atlarını yer.
- Atlarını seven İspanyollar, bazen ineklerini yer.
- İneklerini seven Hintliler, bazen köpeklerini yer.
Kitap, endüstriyel çiftliklerde beslenen; tavuk, hindi, sığır, domuz, balık gibi hayvanların doğumlarından ölümlerine kadar sürdükleri kısa yaşamlarını bütün detayları ile ortaya koyuyor. Yazılanlar, verilen örnekler endişe verici olduğu kadar çok üzücü. Sırf damak tadımız için yetiştirilen hayvanların ölüm odaklı yaşamlarının sefaleti dayanılmaz bir noktada. 42 Günlük ömürlerini, 450 santimetre karelik bir alanda, ilaca boğulmuş bir şekilde geçirmek zorunda olan tavuklar. Hindi, ördek, kaz, inek, domuz… Her ne olursa olsun, daha fazla verim almak – daha çabuk kesime hazır hale getirilebilmek için ilaçlanan – çevre koşullarıyla kandırılarak tabağımıza gelen tüm hayvanlar.
Önceden ülkemizde “beyaz et daha sağlıklı” diye açıklama yapan beslenme uzmanları, artık, “tavuk yememen daha doğru olur” diyor. Tavukların 42 günlük ömürlerinin daha da kısaltılmaya çalışıldığı bilinen bir gerçek.
Kitapta sadece hayvanların yaşam koşulları yok. “Sınai hayvancılık, kürsel ısınmaya dünyadaki tüm taşımacılık faaliyetlerinin toplamından %40 daha fazla etki eder ve iklim değişikliklerinin bir numaralı nedenidir.” Bilgisi ile verilen, oldukça ilgi çekici ve kitabı daha da derinleştiren “Sözcükler Anlamı” bulunuyor. Acı nedir? İle başlayıp – zulüm ile biten bölüm, tıbbi, fiziki, sosyolojik ve zihinsel anlamda kitapta karşılaşılacak tüm kavramları açıklıyor.
Diğer hayvanlar da bizler gibi beş duyuya sahip. Duygusal gereksinimleri var. Bizler gibi; haz, acı, mutluluk ve üzüntü duyuyorlar. Onların tüm bu karmaşık duygu ve davranışlara içgüdü deyip geçmek büyük aptallık. Sınai hayvancılığın çevreye ve bedenimizde verdiği zararlar malum…
Sorunlar elbette hayvan yemeye son vermekle çözülmüyor. Bireysel vicdanımızla verdiğimiz, onu yerim – bunu yemem kararları yaşadığınız çevreyi bırakın, çekirdek ailenizi bile etkilemiyor. Dünyayı değiştirmek, senin-benim yemek ya da yememek kararları almamız ile mümkün değil belki ama; bilincine varmak, uyanmak, uyarmak, araştırmak her zaman mümkün. Ne işe yarayacak derseniz, umut fakirin ekmeği der evrensel bir bilinçlenme yaşayacağımız günü iple çekerim.
Konu ile ilgili yüzlerce video var. Geçen gün arkadaşım Akif Özkalay’ın twitter üzerinden paylaştığı videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.
La surconsommation from Lasurconsommation on Vimeo.
Not : Doğa asla biz insanlar kadar acımasız olmadı… İçinde hayvan sevgisi olan herkes et yerken ufacık bile olsa derinlerde vicdanını sorgular. İçinden civciv çıktığını gördüğüm andan beri ( 5 yaşındaydım) yumurta yemiyorum. Ergenlik ve sonrasına denk gelen vejetaryen olduğum dönemi sağlık sorunları sebebiyle geride bıraktım. Kanım fazlaydı ancak değerlerim, organlarımı sağlıklı beslemekten çok uzaktı. İlk hamburgerimi 26 yaşında yemiş ve lezzetli oluşuna şaşırmıştım. Hala eti “ne yazık ki balık hariç” mümkün olduğunca az tüketmeye çalışıyorum. Okuduğum kitap beni vejetaryenliğe geri döndürmedi çünkü sağlık sorunlarımın tekrar oluşmasından endişeleniyorum. Vicdanen ise tabağımdakileri daha fazla sorgulayacağıma eminim.







