Tarsem Singh’in Eiko Ishioka olmadan gerçekleştirdiği son filmi Self/less vizyonda.
Yapay zeka, bilinç aktarımı, dna kodlarının değişimi, klonlama konularının beyazperde ekranlarından günlük hayatımızda kanlı canlı örneklerini görmeye hazırlandığımız bir dönem içerisinde olduğumuz malum. Tüm bu konulara ek, adalet ve vicdanı merkezine alan film, gözünüzden kaçmasın.
Tarsem Singh, kuşkusuz fantastik sinemanın en yaratıcı ve etkileyici yönetmenlerinden biri.
Bizi bambaşka dünyalara götüren; The Fall, The Cell, Immortals, Mirror Mirror onun dehasının örneği. 2012 yılında kaybettiğimiz kostüm tasarımcısı Eiko Ishioka ile birlikte gerçekleştirdiği bu projelerin belleklerimizdeki yeri her zaman ayrı olacak. Tarsem’in kreatif yönünü besleyen ve görsel anlatımını güçlendiren Eiko’nun yokluğunda çektiği Self/less, yakın plan oyuncu performansları, kamera açıları ve yalın anlatımıyla izlemeniz gereken bir film.

Gelelim filmin konusuna,
İş yaşamında başarıları ve acımasızlığı ile bilinen zengin işadamı Damian (Ben Kingsley), kanser hastalığının pençesindedir.

Hastalığının son evresinde çareler tükenir ve böylelikle bilincini sağlıklı bir bedene nakledecek, sadece çok zenginlere hizmet veren bir şirketle anlaşma yapar. Büyüdüğü dönem boyunca ilgilenemediği, kendisinden kopuk yaşayan aktivist kızı Claire (Michelle Dockery) ile vedalaşır ve şirketin kurguladığı ölüm senaryosu hayata geçer.

Operasyon gizemli bir adam olan Albright (Matthew Goode) ‘ın önderliğinde, yeraltı merkezli bir laboratuvarda başarıyla gerçekleşir. Damian(Ben Kingsley), ağrılar içerisinde girdiği operasyondan sağlıklı, genç ve dinç Damian (Ryan Reynolds) olarak uyanır. Ancak değişen sadece bedeni değildir, gördüğü sanrılar onu rahatsız eder ve bedeninin kökenlerini araştırmaya başlar, olaylar gelişir.
Neredeyse iki saatlik süresi boyunca bilim kurgudan gizeme, maceradan drama geniş bir duygu durumu yaşatan Self/less, sağlam kurgusu ve başarılı senaryosu ile de ilgi çekiyor. Tarsem bu defa fantastik sınırlarının dışında çıkmış ve yine etkisini göstermiş. Belki önceki filmleri kadar kült bir eser ortaya koymamış ama konusu ve gidişatı bildik bir filmde bile tekniği ile imzasını atmış.

Filmi bilim kurgu açısından değerlendirecek olursak, konu bildik ve bu tür yeraltı laboratuvarlarının varlığı uzun zamandan beri konuşuluyor. Hatta Stephen Hawking’in bu konudaki kaygıları malumunuz. Konuyla ilgili onlarca belgesel var. Hikaye bu şekilde ve oldukça hızlı geçerek başlıyor. Ardından aksiyon sahneleri ile tempo buluyor ve doğaya müdahale, vicdan ve adalet kavramlarını sorgulatıyor. İzlemesi keyifli ve tam bir mix. Oyunculuklar ise ortalamanın üzerinde, keşke filmin ilk bölümünde Ben Kingsley’i daha fazla izleme şansımız olsaydı. Ryan Reynolds aksiyon sahnelerinde iyi görünüyor ancak filmin bütününde oyunculuğunu görmekten rahatsız olduğum sahneler olmadığı değil.

Her ne kadar konu ve gidişat bildik olsa bile, filmi keyifle izledim. Tarsem’i, her defasında yarattığı fantastik dünyanın dışında bir filmde izlemek zevkliydi.
İzleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler 🙂



