Basın gösterimiyle izlediğim Resident Evil Filmi nasıl olmuş? Zach Cregger’ın yeni hikâyesini, Austin Abrams’ın performansını, filmin güçlü ve aksayan taraflarını sizin için yorumladım.
Zach Cregger’ın Resident Evil’i, tanıdık karakterleri yeniden önümüze koymak yerine oyunların ritmini, mekân duygusunu ve kesintisiz gerilimini yeni bir hikâyeye taşıyor. Basın gösteriminde izlediğim film, güçlü görüntü yönetimi ve Austin Abrams’ın sıradan kahramanıyla beni yakalarken senaryo tarafındaki boşluğu özellikle ikinci yarıda daha fazla hissettirdi. Buna rağmen Resident Evil evreninin Claire, Chris ya da Leon olmadan da yoluna devam edebileceğini gösteren, sıkmayan ve kendi alanında yeni bir kapı açabilecek bir uyarlama olmuş.
18 Eylül’de TME Films dağıtımıyla vizyona girecek Resident Evil’i basın gösteriminde izledim. İlk bölümündeki detaycılık bana gerçekten güzel bir şey izleyeceğim duygusunu verdi. Cregger’ın aynı evrende tamamen yeni bir karakterin peşine düşme fikrini, oyundaki level geçişlerini hatırlatan yapıyı ve çevreyi seyirciye göstermek için acele etmemesini sevdim. Hikâye ilerledikçe senaryonun neredeyse yok denecek kadar ince kalması filmin önündeki en büyük engele dönüşüyor. Yine de çıktığımda Resident Evil’i sevdiğimi ve bu evrende yeni hikâyeler izlemeye açık olduğumu düşündüm.
TME Films’in basın gösteriminde izlediğim film, Columbia Pictures, Constantin Film ve TriStar Pictures ortaklığında hazırlanıyor. Yönetmenliği Zach Cregger üstlenirken senaryoda Cregger ile Shay Hatten’ın imzası bulunuyor. Türkiye’de 18 Eylül’de vizyona girecek yapımın merkezinde Austin Abrams’ın canlandırdığı Bryan var.
Resident Evil ile ilişkim yeni değil. Daha önce Resident Evil Evreni Kronolojik İzleme Sırası yazısında serinin filmlerden animasyonlara, Netflix yapımlarından oyunlarla bağlantılı hikâyelere kadar nasıl farklı kollara ayrıldığını uzun uzun anlatmıştım. Serinin sinema tarafında ise https://www.fundalina.com/resident-evil-son-bolum-filmi/ filmi üzerine de yazmıştım. Bu yüzden yeni filmde merak ettiğim şey Raccoon City’yi bir kez daha görüp görmeyeceğimizden çok, aynı evrende bize gerçekten yeni bir şey gösterip gösteremeyeceğiydi.
Cregger bu konuda doğru bir karar vermiş.
Resident Evil Filmi Konusu

Hikâyenin merkezinde tıbbi kurye Bryan bulunuyor. Sıradan olması gereken bir teslimat gecesi, onu giderek büyüyen bir biyolojik felaketin ortasına sürüklüyor. Bryan çok kısa süre içinde kendisini mutant yaratıklarla, salgınla ve kontrolünü tamamen kaybetmiş bir Raccoon City ile baş başa buluyor.
Burada özellikle ayrıntıya girmiyorum. Çünkü filmin açılış bölümünün en iyi taraflarından biri, Bryan kadar izleyicinin de ne olduğunu yavaş yavaş anlaması.
İlk bölüm bende gerçekten “güzel bir şey izleyeceğim” duygusu yarattı. Cregger çevreyi aceleyle harcamıyor. Mekânı gösteriyor, küçük detaylara bakmamıza izin veriyor ve tehlikenin geleceğini bilmemize rağmen nereden geleceğini hemen söylemiyor.
Bu yaklaşımın Resident Evil oyunlarıyla kurduğu bağ bence filmin en başarılı tercihlerinden biri.
Bir oyunu oynarken yalnız önünüzdeki düşmana bakmazsınız. Koridora, kapıya, karanlık köşeye, çıkış ihtimaline ve biraz sonra işinize yarayabilecek nesnelere de dikkat edersiniz. Resident Evil bazı bölümlerinde kamerayı tam olarak bu meraka hizmet edecek biçimde kullanıyor.
Film tamamen yeni bir hikâye anlatıyor. Bryan oyunlardan bildiğimiz karakterlerden biri değil ve Cregger mevcut kahramanların öykülerini tekrar anlatmak yerine aynı dünyanın başka bir köşesini tercih ediyor.
Ben bu tercihi sevdim.
Austin Abrams Filmi Sırtlıyor
Bryan karakterini Austin Abrams canlandırıyor. Abrams’ı Zach Cregger’ın bir önceki filmi Weapons’ta da izlemiştik. Üstelik Fundalina’da Weapons Silahlar Filmi hakkında yazarken Cregger’ın korku sinemasındaki anlatım biçimini de değerlendirmiştim.
İkilinin burada yeniden buluşması filmin lehine çalışıyor.
Bryan bir Leon Kennedy değil. Soğukkanlı değil, özel eğitimli değil ve yaşadığı felaket karşısında ne yapması gerektiğini bilmiyor. Korkuyor, panikliyor, kötü kararlar veriyor ve birçok durumda yalnızca hayatta kalmaya çalışıyor.
Bu tercih bazı izleyicileri rahatsız edebilir. Benim içinse tam tersine karakterle bağ kurmayı kolaylaştırdı. Bryan’ın başına gelenlere bakarken “kahraman birazdan bunu çözer” rahatlığını yaşamıyorsunuz. Çoğu zaman onun kadar hazırlıksız hissediyorsunuz.
Oyuncu kadrosunda Zach Cherry, Kali Reis ve Paul Walter Hauser da yer alıyor. Abrams filmin merkezindeki ağırlığı taşıdığı için diğer karakterler daha sınırlı bir alanda kalıyor ancak oyuncu seçiminin genel olarak filmin dünyasına uyduğunu düşünüyorum.
Claire, Chris ve serinin diğer tanıdık karakterlerinin yokluğunu da izlerken aramadım.
Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir Resident Evil filminin tanıdık isimleri ekrana getirerek kendisini Resident Evil olduğuna ikna etmeye çalışması yerine, dünyanın kurallarını doğru hissettirmesi bana daha değerli geliyor.
Teknik Tarafta Oyun Hissi Güçlü

Resident Evil’in görüntü yönetmenliğini Dariusz Wolski, kurgusunu Joe Murphy, yapım tasarımını ise Weapons’ta da Zach Cregger ile çalışan Tom Hammock üstleniyor. Müziklerde Ryan Holladay ve Hays Holladay bulunuyor. Çekimler ağırlıklı olarak Prag’da gerçekleştirilmiş.
Filmi izlerken benim en çok dikkatimi çeken taraf görüntü yönetimi oldu.
Sahneler aceleyle geçilmiyor. Mekânlar yalnız aksiyonun gerçekleşeceği dekorlar olarak kullanılmıyor. Tünelleri, koridorları, kanalizasyonu, yüksek yapıları ve dar alanları görebiliyor, karakterin çevresiyle ilişkisini takip edebiliyorsunuz.
Resident Evil bilenlerin tanıyacağı görsel çağrışımlar da var. Tünelde sıkışan araçlar, kanalizasyon bölümleri, gökdelenler, çatılar ve kaçış sahneleri serinin geçmişine küçük saygı duruşları gibi çalışıyor.
Bunların hiçbiri “bakın, eski Resident Evil’i hatırladınız mı?” diye bağırmıyor. Benim hoşuma giden tarafı da bu oldu.
Film ilerledikçe oyunlardaki level geçişlerini hatırlatan bir yapı kuruluyor. Bryan bir tehlikeden kurtulup başka bir alana geçtiğinde yalnızca mekân değişmiyor, yeni bir mücadele biçimi de başlıyor. Aralara yerleştirilen küçük detaylar ise oyunda trophy veya easter egg yakalamışsınız hissi verebiliyor.
Cregger’ın oyunu birebir sinemaya çevirmek yerine oynama hissini sinema diline taşımaya çalışması filmin güçlü taraflarından biri.
Kesintisiz Gerilim Resident Evil’e Yakışıyor
Film sıkmıyor.
Bunu özellikle belirtmek istiyorum çünkü Resident Evil gibi uzun geçmişi bulunan bir seriyi yeniden başlatırken en kolay tuzaklardan biri seyirciyi uzun açıklamalar ve evren bilgileri altında bırakmak.
Cregger bunun tersini yapıyor. Bryan ne kadar biliyorsa biz de büyük ölçüde o kadar biliyoruz ve sürekli hareket ediyoruz.
Gerilim kesilmiyor fakat aksiyonun içinde çevreyi görebilecek kadar alan bırakılıyor. Bir bakıma oyun oynayan birinin yanında oturup onu izlemek gibi. Ekranda sürekli bir şey oluyor ancak gözünüz yalnız karakterde kalmıyor. Bir sonraki tehdidin nereden çıkacağını düşünerek görüntünün başka noktalarını da tarıyorsunuz.
Bence Resident Evil’i bilen seyirci ile film arasındaki en güçlü bağ tam burada kuruluyor.
Filmin Güçlü Tarafı

Resident Evil’in en güçlü yanı, bir Resident Evil filmi olmaya çalışırken önceki filmlerin veya oyunların hikâyesini yeniden anlatma ihtiyacı hissetmemesi.
Raccoon City var. Salgın var. Yaratıklar var. Serinin yıllardır kullandığı korku ve hayatta kalma mekanikleri var. Buna rağmen başka bir insanın, başka bir gecenin ve başka bir hayatta kalma hikâyesinin peşinden gidiyoruz.
Ben Cregger’ın bu özgürlüğünü sevdim.
Claire ya da Chris’i görmek zorunda kalmadan da o dünyanın içinde olduğumu hissettim. Yeni karakter oluşturmak seriye ihanet etmek yerine evreni biraz daha genişletmiş.
Yönetmenin korku janrına da çok yakıştığını düşünüyorum. Barbarian, ardından Weapons ve şimdi Resident Evil ile Cregger’ın özellikle fiziksel mekânı gerilim üretmek için kullanmayı sevdiği iyice belirginleşiyor.
Bir süredir genç yönetmenlerin korku sinemasına getirdiği enerjiyi ayrıca seviyorum. Türün onlarca yıldır kullanılan araçlarını tamamen çöpe atmıyorlar ancak ritmi, mizahı, kamera kullanımını ve karakter tiplerini değiştiriyorlar. Korku sinemasının zaman zaman ihtiyaç duyduğu hareket biraz da buradan geliyor.
Keşke korku filmlerini hep gençler çekse diye düşünmeden edemiyorum. Türe bir nebze olsun hareket ve yenilik katıyorlar. Cregger da bu çizgide ilerlemeye devam ederse kendi kuşağının korku sinemasında daha belirleyici isimlerinden biri haline gelebilir. Resident Evil’in de bu yaklaşım içinde kendi alanında öncü olabilecek bir tarafı var.
Filmin Aksayan Tarafı

Filmin en büyük sorunu senaryo.
Hatta bir süre sonra “senaryo” kelimesini kullanmak bile fazla iddialı geliyor.
Çok iyi kurulmuş sahneler, başarılı gerilim sekansları, yaratıklar ve kaçışlar var. Fakat bunları birbirine bağlayan hikâye aynı güçte değil. Karakterlerin konuşmaları da giderek aynı panik ve küfür döngüsüne yaslanıyor. Senaryonun yüzde doksanı zaman zaman “fuck” ve “what the fuck” etrafında dönüyormuş gibi hissettiriyor.
İlk yarıdaki keşfetme hissi bunu bir süre saklıyor. Hatta filmin ilk yarısı neredeyse kusursuz ilerliyor. İkinci yarıda ise senaryo eksikliği daha görünür hale geliyor ve film biraz sürüklenmeye başlıyor.
Benim izleme deneyimimde de özellikle ilk bölümde hikâyenin nereye gideceği konusunda ciddi bir merak oluştu. Sonrasında film yeni bir anlatı katmanı açmak yerine peş peşe set-piece’lere geçiyor. Bir korku ve oyun uyarlaması olarak bu tempo çalışıyor. Bir film olarak baktığımda ise anlatıyı yüzeysel bırakıyor.
Mizah tarafında da benzer bir durum var. Bazı anlarda komedi korkunun önüne geçiyor ve film kendi yarattığı gerilimi yine kendisi hafifletiyor. Daha dengeli kullanılsa gerilim duygusunun çok daha güçlü kalabileceğini düşünüyorum.
İyi Bir Korku Filmi Peki Resident Evil Olarak Nerede Duruyor
Filmden önce en fazla tartışılan konulardan biri klasik Resident Evil karakterlerinin kullanılmamasıydı.
Ben izledikten sonra bunun bir eksiklik olmadığını düşünüyorum.
Hatta filmin Resident Evil tarafını karakterlerden çok oyunun davranışlarında buldum.
Bir alana giriyorsunuz. Çıkış arıyorsunuz. Tehlikenin nerede olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Kurtulduğunuzu düşündüğünüz anda başka bir bölüm açılıyor. Bazen kaçıyorsunuz, bazen dövüşüyorsunuz, bazen çevrenizde gördüğünüz küçük bir ayrıntı biraz sonra önemli hale geliyor.
Bu açıdan Cregger’ın filmi seriye isim ve karakterlerden daha organik bir yerden bağlanıyor.
Ancak oyunun bu yapısını sinemaya taşımak başka bir problemi beraberinde getiriyor. Oyun oynarken level geçmek başlı başına bir ödül olabilir. Film izlerken ise bir süre sonra karakterin ve hikâyenin de ilerlemesini istiyorum.
Resident Evil’in ikinci yarısında bende eksik kalan bölüm buydu.
Resident Evil Sinemada İzlenmeli Mi
Filmi bitirdiğimde sevdiğime karar verdim.
Kusurlarına rağmen eğlendim, sıkılmadım ve Cregger’ın bu evrende yeni hikâyeler anlatmaya devam etmesini isterim.
Büyük ekran elbette yaratık tasarımlarını, görüntü yönetimini ve aksiyon sahnelerini büyütüyor. Buna rağmen IMAX deneyiminin filme vazgeçilmez bir katman eklediğini düşünmedim.
Resident Evil benim için mutlaka IMAX’te görülmesi gereken bir film olmadı.
Hatta dürüst olmak gerekirse, Resident Evil’i bir süre sonra evde kendi televizyonumda yeniden izlemekten daha fazla keyif alabileceğimi düşünüyorum.
Belki bunun nedeni filmin oyunla kurduğu ilişki.
Karanlık bir oda, iyi bir ekran, ses biraz açık ve karşımdaki Resident Evil dünyası… Bana çok yabancı bir izleme biçimi gelmiyor.
Resident Evil Tanıdık Kahramanlara Mecbur Değil
Resident Evil’den çıktığımda aklımda kalan şey yeni yaratıklar ya da kaç kişinin öldüğü olmadı. Cregger’ın yıllardır bildiğimiz bir evrene girip onun en tanınmış kahramanlarını kullanmadan Resident Evil hissini yaratabilmesi daha fazla ilgimi çekti.
Film çok güçlü bir hikâye anlatmıyor. Hatta senaryosunu biraz daha derinleştirse bugün eğlenceli bulduğum pek çok sahne çok daha kalıcı olabilirmiş. Buna rağmen oyunların ritmini, mekân duygusunu ve o sürekli tetikte olma halini sinemaya taşıdığı anlarda gerçekten çalışıyor.
Resident Evil’in bundan sonra aynı evrende farklı insanların hikâyelerini anlatacağı bir sinema alanına dönüşmesine itirazım yok.
Hatta bunu izlemek isterim.
Cregger da o dünyanın içinde kalırsa hiç fena olmaz.


