Sinema tarihinde gençler üzerinde yarattığı etki ile fenomen olan ve beş filmdir süren Alacakaranlık Efsanesi sona erdi. İtiraf etmem gerekirse serinin 2008 yılında çevrilen ilk filmi Twilight / Alacakaranlık hiç mi hiç ilgimi çekmemişti. İlkini izlemediğim için diğerleri de çok umurumda olmamıştı. Stephenie Meyer’in aynı adlı romanından uyarlanan seri, son filme gelene kadar kendi mitolojisini, kültürünü ve genç kitlesini oluşturmuştu bile. Romanda anlatılanları aşağı yukarı biliyordum, genç kuşaklara hitap eden vampir üyelerinden oluşan aile ve bildiğimiz vampirlere benzemeyen özellikleri üzerinden aktarılan anlatıma, Romeo&Juliet benzeri vampir – insan aşkı ve ilave karakter olarak kurt adamlar da eklenmişti.

Klasik vampir hikayeleri okuyan ve izleyen, üstelik gençlik görüntüsünü üzerinden atalı uzun zaman olmuş birine bunlar açıkçası pek enteresan gelmiyor. Yazının bundan sonrası birbirine eklenince bol bol spoiler içeriyor…

Filmlerle ile ilgili detaylı bilgileri vermeden önce, Alacakaranlık serisi ile ilgili yeni ve sıcak gelişmelere, en son haberlere ulaşabilmeniz için bir yazı yazdım ve sizden gelen sorulara cevap verdim. Yeni yazım : Alacakaranlık Serisi
Bu duygu ve ön yargılarla evde izlenen filmlerin resmi sponsorunun katkılarıyla yaklaşık on gün önce ilk filmi Twilight I / Alacakaranlık’ı izledim. Catherine Hardwicke’in yönettiği filmde annesi ve babası boşanmış Bella Swan (Kristen Stewart) ‘ın babasının yanına yerleşmesi ile birlikte yaşadığı buhranlı dönemi, yani okuldan arkadaşlarıyla kaynaşması ve kendisinden daha da soğuk olan (sonuçta ilişkilerinde mesafeli ve itici duran bir karakter) Edward (Robert Pattinson) ile yakınlaşmasını anlatıyordu.

Bu arada bizler Edward’ın sayesinde insan kanı ile beslenmeyen Cullen ailesini ve güneşte mücevher gibi parlayan bu yeni vampir türünü tanımaya başlıyorduk. Bella’nın babası Charlie Swan (Billy Burke) ise çevrede diğer vampirler tarafından telef edilen insanların başlarına neler gelmiş olacağını araştırmakla meşguldü. Enerjik, güçlü, güneşte ışıl ışıl parlayan ve muhteşem gülümseyen Edward’a abayı yakan Bella ise ilk hayati tehlikesini yaşamıştı.
İkinci film The Twilight Saga:New Moon’da ise Cullen ailesi Bella’yı kabul etmiş ve doğum günü kutlamasında bir tehlike daha yaşatmıştı. Edward ise yaşadığı tutkulu aşka rağmen, Bella’yı bu tehlikelerden dolayısıyla kendisinden uzak tutmanın tek yolunun ayrılık olacağını anlamıştı. Namusumsun ama gidiyorum deyip Bella’nın alnından öperek öyküden uzaklaşan Edward’sız filme devam etmek zordu. İlk filmde itici uzun saçları ile izlediğimiz ergen Jacob Black (Taylor Lautner) ise kaslı bedeni ile kurt adam olarak Bella’nın avuntusu olarak karşımıza çıkmıştı. Chris Weitz’ın yönetimi ise oldukça tatsızdı.
Üçüncü film The Twilight Saga: Eclipse üçlü bir aşkın ve kurt adam – vampir kapışmasının detaylarını gözler önüne seriyordu. Gençliğim elden gidiyor, vampir olacağım diye tutturan Bella’ya Edward daha fazla karşı koyamadı. Jacob ise kendi halinde Bella için mücadele ediyordu ama nafile. Bu arada vampirlerin İtalya’daki üst mertebesi Volturiler ile tanıştık ve yapabileceklerinden haberdar olduk. Vampirlerin karakteristik özellikleri karşısında kalkan olabilen Bella’nın Edward ile evlenmesine onay verildi. Nedense Chris Weitz hala yönetmen koltuğunda.
Dördüncü film The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 1 Nihayet evlenen Edward ve Bella’nın muhteşem düğün ve balayı görüntüleri ile açılıyordu. Seriyi baştan sona izlemeyenler için bildiğin romantik aşk filmi tadında ilerleyen öykü, okuyanların çekilemez dedikleri gerdek gecesi ile biraz şenleniyordu. Bella’yı ısırmamak Edward için öğrenebildiği bir şeydi peki ya işin içine şehvet ve tutku girince kendini kontrol edebilecek miydi? Kasları iyice görkemli hale gelen Jacob ise Edward’a tercih edilmesine rağmen Bella’ya sevgisini ve ilgisini koruyordu. Hala Edward tarafından tarafından dönüştürülmeyen Bella ise balayı ertesinde hamile kaldığını öğrendi. Romantizm ve bir türlü bitmek bilmeyen bazı sıkıcı sahnelerde yönetmen William Condon’ın rolü büyük.
Anlat anlat bitmiyor 🙂
Halen sinemalarda gösterimde olan finale The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2 ‘ye geliyorum. Sorunlu doğumun ardından, hayatı tehlikeye girince emellerine kavuşan ve nihayet Edward tarafından dönüştürülen Bella kırmızı gözlü, soğuk bir vampir olarak karşımızda. Bir yeni doğan olarak herkesten güçlü ve ilk avını başarıyla gerçekleştiriyor. Seri boyunca vampir öncesi hayatlarını da izlediğimiz Cullen ailesinin eksik parçası gibi adeta. Edward ile cinselliği doyasıya yaşayabiliyor ve kızları Renesmee’de mutlu – güzel bir bebek. Ancak bir sorun var Renesmee, hamilelik sürecindeki gibi çok çabuk büyüyor Volturilerin dikkatini çekiyor. Vampir dünyasında kontrolü elinde tutamayan ve çevreye büyük zararlar veren bebeklerin/çocukların dönüştürülmesi ise yasak.

Geleceği gören Alice Cullen (Ashley Greene) ‘ın uyarısıyla aile, Volturiler tarafından yok edilmesi olası Renesmee için vampir tanıklar bulmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Aşırı romantizm yüklemesinden sonra diğer vampirler ve özellikleri ile tanışıyor, neden bu kadar eziyeti çektik şimdiye kadar diyoruz. Her biri ayrı ilginç karakter…

Renesmee’nin bir vampir olmadığına tanıklık etmek üzere Cullen’lara desteğe gelen vampirler ve kurt adamlar, Volturiler karşısında sayıca az, görüntüde etkili duruyorlar. Bu arada Jacob’ın Renesmee ile mühürlendiğini yani ona sonsuza dek bağlı kalacağını ve koruyacağını da ekleyeyim. Artık Volturiler ve tanık vampirlerin kapışmasına hazır mısınız?
Sürekli Edward olmadan yaşayamayacağını söyleyen ama sonuçta vampir olmak için doğduğuna inanan hırslı ve boncuk dağıtan Bella’ya rağmen genelinde zevkle tükettiğim seri, kesinlikle izlenmeyi hak ediyor. Birinci ve sonuncu filmler ise en çok sevdiklerim oldu. Berbat bir Pamuk Prenses olmasına rağmen Kristen Stewart, Bella olarak belleğime yerleşti. Hatta soğuk havalarda ona bakarak geliştirdiğim bir koşma stilim bile var 🙂 Edward rolü ile izlediğim Robert Pattinson’ın ise etkileyici gülümsemesi ve oyunculuğu ile gönlümü fethetti. Tüm filme hakim olan görsel açıdan zengin dünya ve etkili karakterler basit diyaloglara dayalı senaryoya rağmen benim hoşuma gitti.

Evet totalinde gariplikler, saçma gelen sahneler, pudrası fazla kaçmış yüzler, zaman zaman boğan bir romantizm ve gereksiz uzunlukta anlatım var, fakat yerden yere vurmanın fazla sert olduğunu düşünüyorum. Artık zaman değişti, hikayeler – anlatımlar da öyle. İzleyici/okuyucu kitlesinin gençlerden oluştuğu bir dünyada yaşıyoruz, uzakta durmayalım – yavaşça aralarına karışalım 😉

Vampir hikayelerine körü körüne bağlı izleyici / okuyucuların tukaka eleştirilerine ve düşük puanlarına rağmen ön yargılı olmayın bu seriye bir şans verin derim. Üstelik bence kurt adamların anlatımı hiç bu kadar yalın ve gerçekçi olmamıştı. İzleyin, görün 😉




