Fragmanıyla baştan çıkaran, yönetmeniyle ve oyuncu kadrosuyla merak uyandıran “Ejderha dövmeli kız” nihayet vizyona girdi, ben de 2,5 saat sürmesine aldırmadan gece seansına biletimi aldım.

Filmin senaryosu Stieg Larsson’un üç ciltlik popüler romanından uyarlanmış. Açılış bölümü karanlık ve etkileyici bir animasyonla başlayan filmin konusuna gelince; Büyük umutlarla hazırladığı haber dosyasının kanıtlarını sunamaması sebebiyle mahkeme tarafından suçlanan ve tazminata mahkum edilen Mikael Blomkvist (Daniel Craig) artık hem parasız hem de güvenilmez bir yazardır. Tam bu sırada ünlü iş adamı Henrik Vanger tarafından bir teklif alır ve onu ziyarete gider. Şehre bir köprü ile bağlı olan bir adada yaşayan Henrik, yıllar önce kaybolan ancak öldüyse bile cesedi bulunamayan çok sevdiği yeğeni Harriet’ın kayboluşuyla ilgili gerçekleri ortaya çıkarması için Blomkvist’e, yüklü miktarda para ve davayı kaybettiği iş adamının aleyhinde kullanabileceği bilgiyi teklif eder. Para konusunu önemsemiyor görünen ancak iş intikam konusu geçince birden canlanan Blomkvist teklifi kabul eder. Adaya yerleşen Blomkvist, Vanger ailesinin karanlık dünyasını ve Harriet’in sırlarını araştırmaya başlar. Diğer tarafta Milton Güvenlik adına çalışan muhbir hacker Lisbeth Salander (Rooney Mara) da Blomkvist’in geçmişini araştırmakla görevlendirilir. Sorunlu bir çocukluk geçiren ve psikolojik olarak sorunları olan Lisbeth devlet denetiminde oldukça zor bir hayat yaşar. Devlet görevlisi tarafından tacize uğrayan Lisbeth, Blomkvist’e araştırmaları konusunda yardım etmeye başlar. İkili; Nazilerden, sapkınlıklardan, alkolik ve ensest ilişkiler yumağından oluşan Vanger ailesinin karanlık gizemini araştırırken kendilerini aileden bir seri katille karşı karşıya bulurar.

Öyküyü mükemmel bir kurguyla dokuyan David Fincher; toplumsal yozlaşma, kadına uygulanan şiddet, Nazizm ve kuzey ülkelerindeki zengin egemenlik ve sapkınlıkları, kendi tarzıyla ortaya koymuş. “Seven” filmi ile alıştığımız karanlık hava, güçlü renkler, tamamlayıcı müzik, görüntü yönetimi oldukça etkileyici.
Filmin başında izlediğimiz animasyon ve Atticus Ross-Trent Reznor ikilisinin müzikleri ile verdiği “bu film gerecek ve tedirgin edecek – hazır ol” mesajı 2,5 saat boyunca izleyiciyi beklenti içerisine sokuyor.
Kitabı okumadım ancak karakterler ve oyunculuklar David Fincher etkisiyle uzun süre belleklerimizde yer edecek gözüküyor. Lisbeth’in hayatına yaklaşan kameranın yakaladığı karanlık hava ve hep sanki onu takip ediyormuşuz gibi görüntülerin oyuncunun arkasından verilmesi, yalnızlık ve uzaklık duygusunu çok iyi yaşatıyor. Stockholm’ün zengin, düzenli ve ihtişamlı havasını yansıtan maviler – griler ve siyahlar mükemmel kurgulanmış. Ancak sonunun çok uzatıldığını ve film içinde film havası yarattığını, ilk yarıda temponun oldukça düşük olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu kadar sert kurgulanan filmin sonlara doğru duygusal tavana çıkışı fazla Hollywood usulü geldi.

Ertesi gün filmin İsveç versiyonunu da izledim. Orijinal filmde Michael Nyqvist ve Noomi Rapace’in canlandırdığı karakterler daha sıradan olduğu için öyküye daha fazla odaklandım ve bu senaryonun daha yalın ve açıklayıcı olduğunu düşündüm. Ne yazık ki orijinal versiyonda sürükleyici sahneler ve gerilim temposu daha cılız. Bu noktada David Fincher faktörünün öyküyü kurgulayışı ve zihnimize bir bütün halinde kazıyışındaki güç ortaya çıkıyor.
2012 yılında sinemada izlediğim ilk film olan Ejderha Dövmeli Kız, geçen yıl izlediğim kötü filmlere bir çizgi çekmeme yardımcı oldu. Seven kadar başarılı olmasa bile bu film de iz bırakıyor. Rooney Mara, Daniel Craig ve Stellan Skarsgård’ın oyunculuğu müthiş. Ödül veya ödüller almaları kimseyi şaşırtmasın. Stockholm’e bayıldım – umarım bir gün görme şansı bulurum. Film boyunca neredeyse hiç ikea ürünü görmedim ancak kanepelere verdikleri isimleri bol bol duydum diyerek toparlayayım 🙂 Son söz olarak umarım David Fincher diğer serileri de yönetir ve bize tekrar tekrar bu keyfi yaşatır.



